Türkiye ekonomisi 2020 genelinde yüzde 1,8 büyüdü. Pandemi sürecini dikkate alınca olumlu karşılanabilir ama buna ne kadar sevinmek gerektiğine de bir bakmak uygun olabilir.
Yüksek kur, işsizlik, çift haneli enflasyon, dolarizasyon ve tırmanan faiz oranları zayıf taraflarımız olarak öne çıkarken bu sonuca nasıl ulaşabildik?
Bu büyümeyi geçen yılın son çeyreğindeki yüzde 5,9’luk büyüme sağladı. Son çeyrekteki büyümenin de yüzde 80’i vatandaşın tüketim harcamalarından kaynaklandı. Paramızın önemli değer kaybıyla da kişi başı milli gelir 8,599 dolar ile 2019’un(9,127 $) 528 dolar altında kalmış oldu. İşte vatandaşı büyümeden çok bu son tablodaki devamlı azalan geliri ilgilendiriyor.
Bundan ne anlamalıyız?
Büyümenin zor ve kalıcı olanının, ihracata dayalı sanayileşme olduğunu… Ancak bu uzun ve zorlu bir yol olduğu gibi tasarruf yaratılmasını da gerektiriyor. İç talebe dayalı büyüme tercihi ile bu pek mümkün gözükmüyor. Ama bu sefer de ithalatın artması, yarattığı cari açığın da yoksullaşmanın ana sebebi olarak öne çıkması kaderimiz oluyor.
TÜİK’in işsizlik hesabı kolay anlaşılır olmaktan çıktığı için olayı sadeleştirerek incelemekte fayda vardır. Bunun da en pratik yolu, istihdam ve nüfus artışına bakarak daha anlaşılabilir sonuca ulaşmaktır.
TÜİK’in Kasım 2020 dönemi işgücü istatistiklerinde 1 sene önceye göre; 15+ yaş nüfus 61,8 milyondan 63 milyona yükselmiş. Yani nüfus 1,2 milyon kişi artmış. Artış oranı yüzde 1,9…
İstihdam ise 28,1 milyondan 27 milyona düşmüş. Yani son bir senede 1,1 milyon kişi işsiz kalmış. İstihdamdaki azalma oranı yüzde 3,9 olmuş.
Toparlayacak olursak; 1 yılda çalışma çağındaki nüfus 1,2 milyon kişi artarken, çalışan sayısı 1,1 milyon kişi azalmış. Yani sadece son 1 yılda fiili işsiz sayısı 2,3 milyon kişi artmış. Daha bu hesabın içinde pandemi nedeniyle istihdamda sayıldıkları halde iş başında olmayan ‘gizli işsizler’ yoktur (2,7 milyon kişi).
İşte ülke gerçeği budur. Yoksa iş aramaktan bıkmış ve son 4 haftada resmî kurumlara başvuruyu aksatmış olanları işgücü dışında sayarak işsizliği azaltmak gerçekçi olamıyor. Zira gönlü ferahlatmanın değil, ekonomide tedavi sürecini başlatmanın zamanıdır. Nitekim Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan, “2021 yılının reformlar yılı olacağını” açıkladı. Elbette önemli bir gelişmedir ama “ekonomik reform” detaylarını görmeden fikir yürütmek mümkün değildir.
Zira reformun adı değil içeriği önemlidir. Bir de uygulamada bütün kesimlere adaletli yansıtılması…
2020 yılında Bireysel Krediler; nakdi kredi, konut kredisi, taşıt kredisi ve ihtiyaç kredisi şeklinde bolca dağıtılmıştır. Böylece geçtiğimiz yılda bireysel kredi hacmi yüzde 40 artmış, borçlu sayısı da (takipteki krediler hariç) 34 milyona ulaşmıştır.
Neticede, fiili işsizler arttıkça gelir dağılımının daha da bozulması, borçlar arttıkça önümüzdeki yıllarda talebin daralması ile büyüme hızının yavaşlaması beklenen sonuçlardır. Finans sektörü için kredi risklerinin artması da cabası…
Yüksek enflasyon ve dolarizasyon, kolay çözülemeyen sorunlarımız olarak kenarda duruyor. Döviz kurundaki oynaklık sürdüğü müddetçe döviz talebinde önemli değişim beklenemez. En azından reel kesimin var olan borç ödemeleri sebebiyle döviz talebi devam eder. Üretimde ithal girdiye bağımlı olduğumuz için de hem döviz ihtiyacımız azalmaz hem de kur her hareketlendiğinde fiyatlar seviyesi yükselir.
Geliyoruz çok konuşulan Merkez Bankası rezervlerine…
Tartışma konusu; rezervin brüt rakam üzerinden mi, net rakam üzerinden mi konuşulması gerektiğidir. “Ne önemi var?” deyip geçmek en doğrusudur ama brüt üzerinden konuşmak, ‘hasılatı kâr saymak’ gibi bir şeydir.
Örneğin, küçük bir işletme sahibisiniz ve kasanızda veya banka hesabınızda 40 bin TL var. 60 bin TL de 1 sene içinde ödemeniz gereken borcunuz bulunmakta.
Elinizdeki kaynağı önce borç ödemesi için ayırıp, borcun eksik kalan kısmını da yeni kazançlarla tamamlamak mı istersiniz, yoksa borcu hiç düşünmeden 40 bin TL ye başka bir harcama planını mı yaparsınız?
Sorunun cevabı bellidir ve Merkez Bankası’nın durumu ile aynıdır.
2021 Ocak ayında MB “Uluslararası Rezervleri” toplamı 95,7 milyar dolardı (Altın ve döviz olarak). Bir yıl içinde ödemek zorunda olunan döviz borçları ve bankaların mevduat karşılığı olarak tutulan döviz toplamı ise 135,9 milyar dolardı. Yani, Net Rezerv = 95,7 – 135,9 = – 40,2 milyar dolar çıkıyordu.
Net rezerv eksi olursa ne olur?
Daha önce olduğu gibi kuru dizginlemek gerektiğinde döviz silahı kullanılamaz, elde sadece faiz silahı kalır. Bu durumda da enflasyon düşmedikçe faiz düşemez. Faiz düşmeden yatırımlar devreye giremez. İşin kötüsü, içerde ve dışarda bütün finans çevreleri bu tabloyu izledikleri için de güven sorunu yaşanır. Yoksa konuşurken brüt rezervden bahsetsek ne olur, net rezervden bahsetsek ne olur?
Neticeye hiç tesir etmez. Ancak geçmişi masaya yatırmaya katkısı olabilir.
Bir önceki MB yönetimi tarafından 128 milyar dolarlık döviz rezervinin satılması genel kabul görmüş bir yönetim hatasıdır. Sebebi de; faizlerin enflasyon oranı altına indirilmesi, tasarruf sahiplerinin de eksi reel faizden olumsuz etkilenerek paralarının değerini korumak amacıyla TL dışı varlıklara (döviz ve altın) yönelmesidir. Devamı da kur artışları ve bunun önlenmesi amacıyla harcanan rezervlerdir. Yönetim değişikliği ile doğru politikalar devreye girmiştir ama döviz ihtiyacı devam etmektedir. MB bile eriyen rezervi yerine koymak için dolar almaya çalışırken, vatandaşın dövizini bozdurması düşünülemez. Nitekim son bir haftada TL dolar karşısında yaklaşık yüzde 7 değer kaybederek 6,95’ten 7,45’e kadar yükselmiştir. ABD tahvil faizlerinin artması görünen yüzüdür ama görünmeyen yüzünde Biden’ın dostça olmayan tavrının piyasaya etkisi vardır.
Döviz mevduatında düşüşler izlense de halen yurtiçi yerleşiklerin elinde 232 milyar dolar bulunmaktadır. Yani dolarizasyon devam etmektedir.
Bütün bunları tahlil etmeden sadece büyüme rakamı ile geleceği net göremeyiz. Bütçelerin bu sene önemli sapmalar göstereceğini söylerken elbette yukardaki olumsuzlukları dikkate almıştım. Bu yazıya ihtiyaç duymamın sebebi ise; ciroya, kâra, yatırıma yön verecek hususları biraz daha görünür kılmak içindir.
Yoksa dilek ve temenniler kısmında ben de pozitif kalmaya kararlıyım.