Günlerce dinledik, Fatsalı’lardan olanı biteni, öncesiyle sonrasıyla. Bir dokunup bin ah işittik. Bir tek devlet yetkililerinin ağzını bıçak açmıyordu. İlçeden ayrılacağımız sabah, son bir kez denedik şansımızı. “Biz, Fatsa’ya giremeyenlerin, Fatsa’dan kaçmak zorunda kalanların ilçeye dönmelerini sağladık” diyordu Ordu Valisi Reşat Akkaya. Erbil, konuşmayı “Fatsa’ya giremeyenler, maskeli faşistler miydi Sayın Vali?” sorusuyla noktaladı. Bir şey konuşmadık, bakıştık yalnızca ve bir an önce yola çıkmamız gerek diye düşündük.
Otel’in hesabını ödedik ve Ordu’dan Fatsa’ya doğru yola çıktık. Fatsa’ya girdik, yavaşladık ve Zafer Caddesinin ortasında bir pankart çarptı gözümüze: “Hergün Gazetesi Basın Bürosu” yazıyordu pankartta. Otomobili park ettim ve son bir kez etrafa göz atmak için adımlamaya başladık Zafer Caddesinin parke taşlarını. Son bir kez daha bastım deklanşöre. “Operasyon sonrası Fatsa”yı çok güzel anlatıyordu bu fotoğraf.

Erbil’in bardak taşıran sorusuna “Devlet” adına yanıt çok geçmeden verilecekti. Son karelerimizi çektiğimizi, işimizi bitirdiğimizi düşünerek bindik yeniden arabaya ve Ankara’ya doğru yola çıktık. Yolumuz uzundu, acelemiz yoktu, yorgunduk ve yavaş gitmekti niyetimiz. Fatsa’dan çıktıktan kısa süre sonra koyu yeşil renkli, Alman plakalı bir Opel yol istedi, iki kişi vardı arabada. Hafif sağa kayarak yol verdim, ağır ağır solumdan geçerken göz göze geldik, Opel’in direksiyonundaki ablak suratlı, çatık kaşlı, kızıl kalın bıyıklı ve tıraşsız suratlı, evrimini tamamlayamamış ilkel yaratıkla. “Darwin’in kulakları çınlasın” diye geçirdim içimden. Öyle bir öfke, öyle bir kin fışkırıyordu ki gözlerinden, anlatmak mümkün değil, görmek gerek.
Hızını çok arttırmadan, bir süre solumda kaldı, yeteri kadar ürkütmüş olacağını düşünmüş olmalı ki bakışlarıyla, biraz arttırdı hızını ve yavaşça önüme geçti. Şüphelenmiştim, tip yabancı değildi, belki de operasyon sırasında görmüştüm Fatsa’da. Opel’in arkasındaki telsiz antenini görünce emin oldum iyice. “Abi polis bunlar, sıkı tutun…” dedim ve oyun başladı. Bir süre onlar önde, biz arkada mesafeyi koruyarak yol aldık.
Ne hızlanıyordu, ne yavaşlıyordu, adeta escort çekiyordu bize. Bir süre böyle gittikten sonra yavaşladı, gayet temkinli yanaştım soluna. İlk sollama sahnesini yeniden yaşadık, bir süre bakıştık, solladım ve oldukça emniyetli bir mesafe bırakarak girdim önüne. Gözüm sürekli dikiz aynasında, bir yandan yolu kontrol ediyordum. Kaçıncı geçişimdi buralardan, çukurları bile ezberlemiştim artık. Bir süre de böyle devam etti yolculuk, biz önde onlar arkada. Can sıkıcıydı, 15 gün içinde yaşadıklarımızdan sonra hiç çekilmiyordu doğrusu.
Hızlandığını ve soluma doğru yanaştığını fark ettim, ilk sollama sahnesinin tekrarıydı bu, yine öne düştüler. Bu arada Fatsa’dan oldukça uzaklaşmıştık, in cin top oynuyordu yolda. Solumuzda kayalık, sağ tarafta da deniz vardı, manzara güzeldi doğrusu. Artık sollayıp, arayı açmaya niyetlendim, ne olacaksa olsun diye düşünüyordum. Koltuğa yerleştim iyice, vites topuzunu avuçladım sağ elimle, önce yavaş yavaş yaklaştım solundan Opel’in.
Yakaladığım anda üçledim, bir yarım debriyaj ve tam gaz. Karbüratör ikinci boğazı da açıp, oluk gibi benzin püskürtüyordu manifolda. Egsozu yırtarcasına bağıra bağıra fırladık. Tam sağıma aldığımda Opel de hızlanmaya başladı, yol vermek, kaçırmak istemiyordu anlaşılan. Kafa kafaya yol almaya başladık, ben hızlanıyordum, Opel hızlanıyordu. Kızgın güneşin altında, camlar sonuna kadar açık yol alıyorduk. Asfaltın gürültüsü, lastik seslerine, lastik kokularına karışıyordu artık.
Sağımdaki Opel’in avans vurmaya başladığını duymak, yeniden doğmak gibi bir şeydi benim için. Şans benden yanaydı anlaşılan. Aynı şeyleri Opel’in direksiyonundaki yaratık da anlamış olmalı ki, sola doğru, kayalığa doğru sıkıştırmaya başladı bizi. Asla bankete inmemekti niyetim, asfaltta tutunmak zorundaydım, savrulmamak için. Bu hızda Opel’i bankete atabilirsem, biliyordum ki bitecekti bu kovalamaca.
Biraz daha hızlandım, yine üçledim motoru yakmak pahasına, bir yarım debriyaj daha, arka tamponun Opel’in ön sol tekeriyle buluşmasına birkaç santim vardı artık. Tutunamadı asfaltta, arka sağ tekerini bankete düşürmesiyle birlikte savruldu, en az 180 derece döndü kendi etrafında ve yolun solunda, burnu geldiği yöne, Fatsa’ya döndü, durdu. Opel yalnızca dikiz aynamda toz toprak içinde bir enstantaneydi artık. Aynı anda Erbil, Işık Kansu’nun emaneti çok kıymetli Zenith fotoğraf makinesine sarıldı. 200’lük tele vardı üzerinde. Arka camdan Opel’in siluetini resmetti, hatıra olarak.