Başlıktaki soru son günlerin en anlamsız konusu ile ilgilidir. Meraka bakar mısınız? Yurt dışında kalite sorunu yaşanan ürünleri biz mi yiyoruz?
İşte beklenen cevap geldi; “Hayır, imha ediyoruz.” Tatmin oldunuz mu?
Her gün aşırı oranda pestisit kalıntısı nedeniyle bu ülkeye, gönderildikleri ülkelerden iade olarak meyve, sebze, kuru meyve, kuruyemiş, baharat dönüyor. Eğer bu ürünleri kapılarından çeviren AB ülkeleri,aralarında bilgi alışverişini sağlamak üzere kurdukları Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi (RASFF) kanalıyla bu işlemleri bütün dünyaya duyurmasalar biz bunları öğrenebilir miydik? Sorunun cevabı bellidir. Üstelik yurt içinde tüketilen aynı ürünlerin devamı için herhangi bir yetkili makamdan şimdiye kadar “limit üstü pestisit kullanan” tek adres duyduk mu?
Hayır. Peki o zaman bu merak neden?
Yurt içinde neler yediğimize baksak daha uygun olmaz mı?
İşte Alanya’da meraklı bir vatandaşımızın akredite laboratuvarlarda yaptırdığı ve sonucuna ulaştığı daha da riskli tablo önümüze geldi.
Yıllarca ihracat için meyve sebze hazırlamış bir kişi olarak söylüyorum; eski yıllarda bile pestisit kalıntı analizi için numune verme, ayıklama, boylama ve ambalajlama işlemlerini bahçede yapmamıza rağmen herhangi bir nedenle ihracattan dönen tek sevkiyatımız olmazdı. Zira bu ürünler yurt dışında bizi temsil ettiği için bir bütünün en seçme ürünleri olarak ayrılırdı, bugün de öyle olmalıydı. Oysa günümüzde yaygınlaşan paketleme tesislerine ve gelişen teknolojik imkanlara rağmen üretim aşamasında bu engelin aşılamaması hayli şaşırtıcıdır. Dolayısıyla ihracat malı böyle çıkıyorsa gerisini siz düşünün!
Duyduklarımızı sadece örnek olarak ele alıp bunu binle, on binle çarpmalıyız…
Sonra da geriye tek çare olarak kalan mutfaktaki hijyen kurallarını artırmalıyız. Zira ürün tarladan veya bahçeden çıktıktan sonra geçmiş olsun!
“Eğer alışveriş yaptığımız yerlere dikkat edersek, kendimizi korumuş oluruz” diye bir düşünceniz varsa hemen onu da değiştiriniz. İşte Alanya’daki olumsuz çıkan örneklerin manavdan ve en büyük iki perakendeciden alındığını öğreniyoruz. Gıda Dedektifi hesabında tabela adları ile belirtiliyor…
“Eğer Belediyeler bu kontrolleri yaptırır” diye düşünüyorsanız yine yanılıyorsunuz. Defalarca bu köşeden, “tarihi geçmiş ürünler raflardan kaldırılmıyor, hatta indirim yapılarak elden çıkarılmaya çalışılıyor” diye duyurdum, adres verdim, netice yine değişmedi!
Sonra ne oldu?
Alanya Belediyesi Zabıta ekipleri, son kullanım tarihi geçmiş un, acı sos, patlamış mısır, içli köfte, bisküvi ve çikolata çeşitleri satan tanınmış bir zincirin 3 şubesine 2 gün ticari faaliyetten men cezası verdi. Daha sonra da benzer kapatma işlemlerini Şahinbey Belediyesi uyguladı. Diğer Belediyeler de görevlerini yapsalar, bu boş vermişlik devam edebilir miydi?
Merak ettiğim üç konu var. Birincisi o şubeleri yönetenler hâlâ görevlerinin başında mı? İkincisi bu uygulama Alanya ve Gaziantep’e özel bir durum olmadığına göre diğer Belediyeler görevlerini neden yerine getirmiyorlar? Üçüncüsü ise tespit edilenler arasında kullanım ömrü 1,5-2 yılı geçen ürünler olduğuna göre uykuda geçen bu kadar uzun süre neyle izah edilebiliyor?
Bu konularda en titiz çalışması gereken ulusal bir perakendecinin 26 Ocak 2025 tarihinde marketine gittim. Mağaza Bağdat Caddesi üzerinde ve Selamiçeşme semtinde. Günlük sütlerin bulunduğu soğuk dolapta, tam 19 adet son kullanım tarihi 25 Ocak 2025 olan SEK marka ürünü ayırdım. Ve reyon sorumlusunu bularak, “Bunu kim kontrol ediyor?” diye sorduğumda aldığım cevap “Tedarikçi yeni ürünü getirdiğinde SKT’si geçmiş ürünleri de topluyor” oldu. Yani bütün denetimin tedarikçi insafına terkedilmiş olduğu ve elemanın da en basit bir eğitimden geçmediği çok açık belli oluyordu.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın taklit ve tağşiş listelerinde yer alan bazı hileli markaların tanınmış perakendecilerin raflarında kalmaya devam ettiklerini de sürekli söylüyorum. Zira sadece kamu kurumlarının mücadelesi yeterli değildir, batıdaki gibi bütün toplum kesimlerinin destek vermesi gerekir.
Bunları neden anlattığım herhalde anlaşılmıştır. Güven unsurunun o kadar kolay kazanılamayacağını, az bulunanın da son senelerde kaybedilmekte olduğunu göstermek istedim.
Çünkü;
- Yıllardır başarılarını sıraladığımız bir zincirin rafındaki mercimek ambalajları üzerinde, Kanada’dan ithal edildiği halde üretim yeri olarak “Türkiye” yazdığını,
- Bir başka büyük perakendecinin, son kullanım tarihi geçmiş olan ürünlerin tarih bilgisi üzerine indirim etiketi yapıştırdığını, bu şekilde hem ayıbını gizlediğini hem de yalancı indirimle tüketiciyi iki defa kandırdığını görüyoruz.
- Fiyat avantajı nedeniyle marketlerde önemli tüketici talebi gören ve aslı eritme peynir olan, ancak tost peyniri, kaşar peynir veya tulum peynir adları ile satışa sunulan ürünü bakar bakmaz ve dokunarak anlamak mümkündür. Yani kaşar peynir ile en küçük bir ilgisi yoktur. Taze kaşar peynir sütten üretilir, reyondaki diri ve standart biçimi ile öne çıkar. Her ambalajı aynıdır. Tost peyniri ise eritme peyniri türevlerinden üretilir ve ambalajın içinde yayılarak biçimi bozulur. Üst üste konduğunda istif tutmaz eğilir. Sıcağı görünce erir ve akışkan hale gelir. Eritme peyniri, kaşar peynir veya tulum peyniri olarak satmak büyük sahtekarlıktır.
- Gözünü karartan bir başka üretici, kestane şekerinin içerik kısmına kolay okunamayacak kadar küçük puntolarla glikoz şurubu kullandığını yazarken, ambalajın ön yüzünde ise dikkat çeken büyük puntolarla “Glikoz şurubu içermez” yalanını sloganlaştırmaktadır. Üzücü olan bu durum satıcıların dikkatini çekmediği gibi resmî kurumların denetimlerinden de kaçmaktadır.
İşte bunların hiçbirisi ihracata gönderilemez ama bizler afiyetle yeriz.
Peki o zaman ihracattan dönen ürünler imha edilse ne olur, edilmese ne olur!?