‘Sadece Adalar mı?’ dediğinizi duyar gibiyim. Olur mu, bu konuları yeterince yazdık ve zaten karada iş işten geçtiği için de o defteri çoktan kapattık.
Kentsel dönüşümün ranta dönüştürüldüğü zaten genel kabul gördü. Hatta iktidar partisi yöneticileri itiraf da ettiler. Ana muhalefet partisi de sözde mücadele ediyormuş gibi yaparak, kendi belediyeleri vasıtasıyla buna örtülü destek verdi. Ve de hâlâ tedbir alınmadığını, hız kesmediğini üzülerek izliyoruz.
Bazı semtlerde rastladığımız ucube projeler sadece görüntü kirliliği yaratmıyor, iklimi de değiştiriyor. Güneşi kesiyor, hava hareketini engelliyor, yetersiz kalan alt yapıdan sızan fazlalıklar denizi de kirletiyor.
Peki deprem riski bütün İstanbul için geçerli değil mi?
Evet. Peki o zaman şantiyeler neden bazı semtlerde yoğunlaşıyor?
Örneğin Moda ve Cihangir depremden muaf mı?
Tek amaç fazla kat çıkmak değil mi? Evet.
Peki o imkândan yoksun olan semtlerdeki vatandaşların canı kime emanet?
Dahası da var.
Şirketin biri; hem bulunduğu semti bitirmiş, hem de gazeteye reklam veriyor. Ataköy sahilinde denize sıfır, her biri 21 kat olan 4 blok+1 otel projesini iftiharla sunuyor. Şaka gibi ama 1200 metrelik sahil bandını da münhasıran kendi müşteri adaylarına sunduğunu duyuruyor.
Kadıköy Bağdat Caddesinin kenarına 49 katlı bir başka ucubeyi kondurmuş olan muhterem de, tam sayfa reklamda ‘İstanbul’u güzelleştiren projeler’e devam ettiğinin müjdesini veriyor. Yani aklımızla alay etmek de var!
Bu uzun girişten sonra başlıktaki konumuza gelelim. Evet karada yer kalmayınca sıranın eninde sonunda denize geleceğini yıllar öncesinden söylemiştik.
Aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi, Yassıada’da mimari çirkinlik ortaya çıkmaya başlayınca, Bozcaada’da yeni imar hareketleri duyulunca ve İstanbul Adalar bütününde yeni plan değişikliği Koruma Kurulu’na intikal edince rant hırsının buralara da sıçradığı anlaşılmış oldu.

Yassıada’da adanın en yüksek yamacına 6-7 katlı binaları kondurmuşlar. Hani eğimli arazide kot farkından faydalanıp gizleme yapılsa, en azından bunu bile içimize sindirebilirdik. Adaya hangi yönden bakarsanız bakın sadece beton görmektesiniz. Zira neredeyse bitişik nizam binalar arada boşluk bırakmayarak çerçeveyi oluşturmuş. Adanın merkezi de yapılaşıyor. Aralarda da çok sınırlı bir yeşil alan gözüküyor.
Bozcaada’da bakir ve doğal alanlarda oluşan yapılar ada halkını isyan noktasına getirmiş. Güya bu projelerin izinleri daha önceki yıllara dayanıyormuş. Ünlü Akvaryum koyunda bile inşaat başlamış.
Batı bölgelerimizde yerleşik Türk vatandaşlarının bazıları, en az bir defa yakındaki Yunan adalarına geçip, mavi panjurlu, beyaz, ufak ve eski evleri hayranlıkla izleyip dönmüşlerdir.
O adalarda inşaat yapmak ne kelime, çivi çakmak meseledir. Yüzde 35 eğimli alana bile inşaat izni yoktur.
Yunan adalarının çoğunda denize sıfır turistik tesis veya eve rastlanması çok zordur. Zira imar planına dahil olan sahillerde ev veya turistik tesis inşası için arsanın denizden en az 30 metre, imar planına dahil olmayan sahillerde ise en az 100 metre mesafede olması gerekir. Bizde de benzer yasalar olmasına rağmen uygulamada neler olduğu gözler önündedir.
Sadece Rodos, Girit, Midilli, Korfu gibi büyük adaların şehir merkezinde 4-5 katlı yapılar inşa edilebiliyor. Diğer adaların tamamında iki katı aşan ve 4.5-7.5 metreden yüksek bina yapmak yasaktır. Küçük adalarda iki kattan yüksek otel de inşa etmek imkânsızdır.
Yunan adalarında 100-150 metrekare yapıya izin alabilmeniz için asgari 4 dönüm araziniz olmalıdır.
İşte, mevzuata uygun olsun ya da olmasın, komşu ile bir önemli anlayış farkımız da buradadır.
Olay sadece imar durumundaki boş vermişlik midir?
Olur mu, ekolojik dengeyi bozan girişimler de bizde serbesttir.
Türkiye’nin en büyük adası olan Gökçeada organik tarıma yönelmişken, siyanürle altın aranması bu özelliğini bitirecektir.
Gökçeada’nın gelecekte alacağı hali görmek isteyenler, Fatsa Ünye arasındaki 10 kilometrekarelik alanda ve 7 kadar köyü kaplayan Masudlu beldesindeki hazin görüntüye internetten ulaşabilirler (Kaynak: BirGün).
Dünyanın hemen her yerinde yasaklanan siyanürle altın arama çalışmaları bu bölgede 2 senedir devam ediyor. Siyanür havaya, suya kolay karışan bir maddedir. Borulardan sızıyor, doğaya karışıyor, akarsulara, göllere ulaşıyor. Oralarda yaşayan canlılara zarar veriyor. Solunan havayla insan bedenine de giriyor. Yani organik tarımı bitirdiği gibi normal tarımın üretim kalitesini de düşürüyor.
Zaten 2012-2013 yıllarında gerçekleşen maden aramalarında; Gökçeada’nın dağları, tepeleri delik deşik edilmiş, yol açmak uğruna yok edilen ağaçların, yeşilliklerin yanında, sondajlar sonucunda yeraltı su kaynaklarının yönleri de değişmiştir.
Peki, bu şekilde ekolojik dengeye zarar verilmesinin önlenmesi milli mesele değilse nedir?