Okuyacağınız yazıyı kaleme almama, 2000 yılının sonlarında yaşanan “ekonomik kriz” nedeniyle çevremde olup bitenler, bir biri ardına kapanan işyerleri, kapanan her işyeriyle birlikte işsiz, perişan ve umutsuz ortada kalan insanlar neden olmuştu. O tarihlerde herhangi bir yerde yayınlama olanağım yoktu. Sağ olsun, dostum, arkadaşım Faruk Bildirici Tempo’daki “Kırlangıç Yuvası”nda yer vermişti, noktasına virgülüne dokunmadan. Aradan kaç yıl geçti, neler değişti diye bir durum saptaması yaptık Haberbiz ekibiyle. Ne yazık ki tekelleşmiş gazetelerin manşetlerini süsleyen yalanların dışında değişen çok şey yok ekonomi cephesinde. Bu nedenle, hâlâ güncelliğini koruyan bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.
* * *
Bir süredir “Hava Durumu” programlarında “34 derece olan hava sıcaklığı nem oranı nedeniyle 45 derece olarak hissedilecektir” gibi açıklamalar duyar olduk. Eskiden yalnızca hava sıcaklığı verilirdi, o kadar. “Gecenin en düşük sıcaklığı 16, yarın günün en yüksek sıcaklığı ise 32 derece olacak” gibi. Nem oranının yüksek olması, gerçekten aynı hava sıcaklığının çok daha sıcakmış gibi hissedilmesine neden oluyor. Acaba enflasyonun da, bazı etkenler nedeniyle toplumun farklı kesimlerinde başka başka oranlarda hissediliyor olması mümkün mü?
Nem oranı gibi, cebinizdeki para, sahip olduğunuz işiniz, enflasyonu nasıl hissettiğinizle o kadar yakından ilgili ki. Eve iki yada üç maaş girmiyorsa, geçinmek zaten imkansız. Maaşın biri ev kiranızı karşılayabiliyorsa, ne mutlu size. İkinci maaşla da doğalgaz, su, elektrik, telefon faturalarınızı ödeyebilirsiniz. Geriye kalan üçüncü maaş da bir ay boyunca karnınızı doyurmanızı sağlarsa, gel keyfim gel. Durum böyleyse enflasyonu çok fazla hissetmezsiniz. Ancaaak, eve giren üçüncü maaşın başına bir şey gelirse, örneğin biri cebinizden çekiverirse, yada size üçüncü maaşı sağlayan ek işinizden atılıverirseniz, enflasyonu hissetmeye başlarsınız. Hükümetin açıkladığı o aylık % 3, % 4 gibi küçücük enflasyon rakamı, canınızı yakmaya başlar. İlk ay can havliyle yakınlarınızdan, dostlarınızdan medet umarsınız. Elindeki bir miktar parasını TL olarak tutan varsa bile muhakkak vadelide değerlendirmektedir. Vadeyi bozmayı teklif edenler de olur, ama girecekleri zararı öğrenince vazgeçersiniz almaktan. Ya dolar, yada mark olarak borçlanmak çaresi kalır geriye. İlk ay öyle geçer gider göz açıp kapayana kadar. Bir bakarsınız ki, siz borç ararken günler de geçip gitmiş, bir sonraki ayın ev kirasının zamanı gelip çatmış. Arkasından yine faturalar dökülmeye başlar “fatura kutusu”ndan, sanki sıkı bir rüzgar yemiş sonbahar yaprakları gibi. Bir bakarsınız, bir zamanlar size “plastik para” olarak lanse edilen, modern dünyanın buluşu kredi kartınızın ekstresi de faturaların arasında. Lanet edersiniz o kartla tanıştığınız güne ama iş işten geçmiştir artık. Asgarisini ödemek zorundasınız en azından. İkinci ay bir başka dostun kapısını çalarsınız, ondan alacağınız borçla hem önceki ayın borcunu kapatmanız, hem de sizin için bir kabus olan “son ödeme günü”nden önce bütün faturalarınızı ödemeniz gerekmektedir. İkinci ay da böyle geçer gider, iş aramaya, üç-beş kuruş daha kazanmaya çalışırsınız öte yandan, zaman su gibi akıp gitmektedir. Siz de inanamazsınız takvim yapraklarının gazel yaprakları gibi dökülmesine. Kara kara düşünmeye başlarsınız sonra, borçlar birikmektedir dağlar gibi. Tam bu sırada bir tokat daha aşkedecektir size, sanki “tam sırası” dercesine felek. Bir pazartesi sabahı karınızın eline çıkışını tutuşturuverirler, “kriz nedeniyle”. Artık tam anlamıyla yan bastınız demektir. Hükümet sözcüsü olan bakan her ne kadar enflasyonun geçtiğimiz yılın aynı ayına göre daha düşük çıktığını söylese de, sizin canınız daha çok yanmaya başlamıştır. Enflasyonu daha yüksekmiş gibi hissetmeye başlarsınız. Aslında enflasyon yüksek değildir, size öyle geliyordur.