(Önceki yazımızın konusuna devam etmeden önce, benim için gerekli bir mesleki değerlendirme)
Gazetecilik önemlidir; hem de çok önemli.
Kendi istekleri dışındaki haberlerin kamuoyuna ulaşmasına tahammül edemeyenler ile giderek tamamen mesleğin dışından sektöre el koyan patronlar haberciliği evrensel ölçüler dışına çıkarmak için istedikleri kadar çaba göstersinler, bu mesleğin önemini azaltamazlar.
İstedikleri kadar gazeteciyi satın aldıklarını düşünsünler, basın yayın sektörünün emekçilerine 60 yıl önce bu ülkede var olan sendikalaşma, hak aramalar arzuladıkları ölçüde bütünüyle yasaklansın…
Gazetecilik, son zerresine kadar, toplumu fısıltı sektörüne mahkûm edecek denli yok edilemez; mümkün değil!
Zira, tarih kör topal da olsa, zaman zaman sapmalarla akmaya devam da etse, çarkını ileri doğru döndürmeye devam eder.
Bir toplumun içinde zamanında küçücük bir aydınlanma ışığı belirmişse, örneğin insan hakları, özgür basın gibi kavramların bilinci bir dönem insanlarda yer etmişse, bu alanlarda illaki ilerleme sağlanacaktır.
Tersi düşünülse, aydınlanma ve ilerleme olanaklarının artık ortadan kalktığı yönündeki umutsuzluk yaygınlaşsa bile.
***
Birkaç gündür, haberciliğin artık son raddesine geldiğini düşündüğümüz, yok edilmiş mesleğimizin yasını tutma hazırlıklarına giriştiğimiz bir noktada, -muhtemelen Z kuşağından- henüz iki yıllık mesleki kıdemi olan bir genç kadın kamuoyunu resmen sarsan bir habere imza attı.
Birgün Gazetesi muhabiri Ebru Çelik, yaptığı dört dörtlük haberle tüm namuslu meslektaşlarının yüreğine adeta su serpti.
Yalnızca gördüklerini yorumsuz aktararak, meslek ilkelerini çiğnemeden, gazeteciliğin “mürekkep kokusu almış” umutsuz emekçilerinin yeniden umutlanmasın sağladı.
“Oh be, bu meslek henüz ölmemiş!” dedirtti.
Ancak, Atatürk’ün partisi diye övünen CHP’nin atanmış yöneticileri, kurucunun her yerde duvarlarda asılı bir sözünü çoktan unutmuşlardı:
“Basın Özgürlüğünden Doğan Sakıncaları Gidermenin Yolu Yine Basın Özgürlüğüdür!”
Doğrusu bu meselede basın özgürlüğünden doğan herhangi bir sakınca da söz konusu değildi.
Habere, skandalın sorumluluğunu taşıması gerekenler olmadık şiddetle tepki gösterdiler.
Hiçbir etik değer, basın özgürlüğüne, demokrasiye en ufak saygı belirtisi olmaksızın tehditler savuranlar, aslında doğrudan basın özgürlüğünü “sakıncalı” bulduklarını ortaya koydular.
Haberin açıklamasını yapması gereken bugünkü CHP yöneticileri, genç arkadaşımız ve çalıştığı kurum başta olmak üzere tüm muhalif başına karşı saldırıya geçtiler. (Böylesi yakın tarihte pek görülmemişti doğrusu!)
Lakin, işin içine Ebru’nun haberini defalarca doğrulayan başka açıklamalar da girince, birkaç ay öncesinin iktidarı sarsan ana muhalefet partisi CHP’nin atanmış genel başkanının katıldığı rozet takma toplantısına minibüslerle taşınan sloganlar öğretilmiş yüzlerce kişinin cast ajanslarının figüranları olduğundan kimsenin kuşkusu kalmadı.
Bunlardan birinin daha önce TV’lerde bazı kadın programlarına katıldığı, dini programlarda sorular sorduğu bile görüntülerle kanıtlandı.
Yaşanan skandal kesinleşti!
Aslında, bir haberin doğruluğunu anlamak için, uzun uzun açıklamalar dinlemek çok da gerekli değil bana göre.
Haberin doğruluğunu anlamak, sanıldığından çok kolay.
Habere konu olan ve açıklama yapması gereken kişilerin yalnızca bakışlarındaki saklanamayan öfke, utanç ya da pişkinlik ifadeleri bile her şeyi anlatır çoğu zaman.
Hele birileri haberi yalanlamaya çalışıyorsa, onların söylediklerin içinde yer alan tehditler, çelişkiler hatta tedirginlikler doğruluğu ortaya koyan önemli ipuçlarıdır.
Haberinden dolayı muhabirin ve gazetesinin yetkilileri hakkında basın özgürlüğü falan umursamadan suç duyurusunda bulunmanın, savcılardan anında yerine getirilen soruşturma talep etmenin hiçbir etik anlayışta yeri yoktur.
Geçmişinde sol izler bulunan bir partinin, iç rejim değişikliği ile ekseninin tam tersi yöne bilinçli olarak kaydırıldığının açık bir göstergesidir bu tutum.
Atanmış genel başkanın daha önce seçilmiş olarak görev yaptığı dönemlerde “Atatürk’ün partisini” kuruluş ve kurtuluş ideolojilerinden yoksun kılma çabalarının devamından ibarettir.
Bu partinin İstanbul il başkanı olarak ortaya çıkan birinin de, isterse on bin akrabasını oraya toplayabileceğini söylemesi, gazeteciliğin ve kamuoyunun açıkça tehdit edilmesidir.
Aşiret düzeninin siyasal hayatın tam göbeğine gelip oturabileceğini ima eden bu tehdit, aslında haberin “kesinlikle doğru” olduğunun da göstergesidir.
Kime ait olduğu belirsiz bir ses kaydı dinletip mesleğinin henüz başındayken yaptığı haberle sırça saraylarını zangırdatan kızımıza galiz sözlerle hakaret ettirenler, resmen suç işleyerek, yarattıkları etik dışı skandalların ortalığa dökülmesini örtmenin telaşı içindedirler.
Anlaşılıyor ki, polis, TOMA, tazyikli su gücüyle girebildikleri genel merkez binasında da, İstanbul il başkanlığında da bundan sonra daha da küçüleceği görülen partileriyle doğruları örtbas ederek yaşamaya devam edeceklerdir.
Kamuoyunda haksız ve ölçüsüz tepkilerine karşılık olarak uyanan öfke ve kızgınlık duygularını kendilerine karşı sempatiye çevirebilmeleri hayalden ibarettir.
Ayrıca bu saydıklarım yalnızca gücü yettiğine saldıran sıradan faşistleri andıran alışılmış tavırlarından ibarettir.
Siyaseten yaptıkları, kimin mirasına seçimsiz çökmeye çalıştıkları, hangi ideoloji ve politikaları silmek istedikleri, kime ve nereye yanaşma derdinde oldukları ise ayrı konudur.
Her şey, herkesin gözü önünde olup bitiyor.









