ABD- İran savaşının ülkemiz ekonomisine etkilerine bakmadan evvel Mart ayından önceki duruma odaklanmak daha isabetli olur. Zira savaş öncesi ile sonrasını birbirine karıştırma ve bütün zorlukları savaşa yükleme ihtimali var ki; bu sorunları daha da ağırlaştırabilir.
2025 yılı büyüme oranımız yüzde 3,6 olmuş, kişi başı gelirimiz ise 18.040 dolara çıkmıştır. Kâğıt üzerinde güzel duruyor değil mi?
Oysa yukardaki geliri herhalde nüfusun en az yüzde 70’i göremiyor. Zira çok kullanılan kişi başına gelir, GSYH’nin ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunuyor.
Eurostat verilerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik grubun, en yoksul yüzde 20’lik grubun 9 katı gelir elde ettiği bilinirken, aritmetik ortalamanın o kadar da önemsenecek bir yanı yoktur.
Ekonomik büyüme bu sorunları çözmediği için de vatandaşın ilgisini çekmiyor. Ortada olan tek gerçek, sermayenin büyüdüğüdür. Eğer bir ekonomide büyüme sağlanırken toplumun büyük kesimi için refah düzeyi düşmekte ise ‘yoksullaştıran büyüme’ söz konusudur. Gelir eşitsizliğinin nasıl ölçüldüğüne ve ülkemiz açısından sonuçlarına bir ay kadar önce değinmiştim.
Peki bu bizi nereye götürüyor?
İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Dolayısıyla servet dağılımı adaletsizliği konusunda da Avrupa’da ilk sırayı bırakmıyoruz.
BDDK’nın yayımladığı açıklamaya göre; mevduatın yüzde 80’i sadece 2,2 milyon kişiye ait olduğuna göre şimdi daha da geniş bir pencereden bakalım…
Serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sistem, üretim ve tüketim üzerine kurulduğu için sürekli büyümeyi gerektirir. Ayrıca sadece büyümeyi öne alan ülkelerde gelirin nasıl arttığının bir önemi yoktur. Örneğin finans kaynaklı bir büyümenin istihdama katkısı çok düşüktür.
Oysa sağlıklı bir ekonomide gelirin tüketim için harcanması da, tasarrufa yönelmesi de (yastık altı değil) aynı sonuca götürür; yani büyüme ve istihdam yaratır. Biraz daha açacak olursak; tüketim arttığı durumda, bu talebe cevap olmak üzere önce yatırımlar, sonra da üretim artar.
Peki bu her zaman ve her yerde aynı sonucu verir mi?
Hayır, zaten sorun da buradadır!
Evdeki hesap çarşıya uymazsa bu döngü bozulur. Eğer tüketim arttıkça yeni yatırımla değil de kolay olan hammadde ve ara malı ithalatı tercih edilirse, ekonomik büyüme istihdam yerine enflasyon yaratan bir özellik kazanır.
Aynı şekilde tasarrufların da banka yerine yastık altına (döviz ve altın olarak) yönelme durumu krediye dönüşmediği için ideal durumu yansıtmaz.
Bunu önlemenin çaresi eksi reel faizi gündemden düşürmektir.
Maalesef ülkemizde olan sürecin bu negatif tarafıdır.
Eğer bir ülkede enflasyon sürekli yüksek seyrediyorsa, büyüme oranı ne olursa olsun refah olumsuz etkilenir. Yani bu mücadelenin önceliği olmalıdır değil mi?
Şubat 2026 enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK’e göre TÜFE’deki aylık artış yüzde 2,96, yıllık artış yüzde 31,53 olarak gerçekleşti.
Ortada dezenflasyon olarak tanımlanacak bir süreç yaşanmadığı halde faizlerin düşürülmesi konusunda yoğun bir istek var. Resmi kaynaklarda da bunu destekler şekilde, ‘dezenflasyon süreci’nde olduğumuz ifadeleri yer almakta…
Kasım ayında, son dört aya ait verilerle dezenflasyon sürecinde olmadığımızı belirtmiştim. Şimdi bunu tekrar ediyorum ve aşağıda bir kere daha son dört ayın verilerini de belirterek soruyorum; Dezenflasyon nerede?
Tabloya bakışı kolaylaştırmak açısından bir hatırlatma faydalı olacaktır.
Dezenflasyon, zaman içinde enflasyonda kalıcı düşüşün sağlanacağı süreci ifade eder. Yani bir defalık değil, ‘kalıcı düşüş’ ve ‘süreç’ özellikleri olacak…
| Kasım | Aralık | Ocak | Şubat | |
| TÜFE (yıllık % değişim) | % 31,07 | % 30,89 | % 30,65 | % 31,53 |
| TÜFE (aylık % değişim) | % 0,87 | % 0,89 | % 4,84 | % 2,96 |
Daha da geriye gidelim. 2025 yılı ilk 2 ayında yüzde 7,42 çıkan enflasyon, 2026’nın aynı döneminde kümülatif yüzde 7,95 olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı; SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin aldığı yeni zamların yarıdan fazlasının bu kısa sürede eridiğidir.
Bir taraftan Merkez Bankası’nın hâlâ yüzde 16’lık yıl sonu enflasyon hedefi kenarda dururken, diğer taraftan yine Merkez Bankası’nın Hanehalkı Beklenti Anketi’ne göre; vatandaşın 12 ay sonrasına dönük yıllık enflasyon beklentisi yüzde 48,81 olarak açıklanmıştır. İnandırıcılık sorununun yarattığı bu durum, fiyatlama davranışlarını bozuyor, enflasyonla mücadeleyi de sekteye uğratıyor.
İşte henüz ortada savaş durumu yokken manzara buydu ve 23 Şubat 2026 tarihinde IMF Türkiye Raporu’nu açıklamıştı.
Konumuzla ilgi olan bölümü aktarıyorum…
“Güçlü kredi büyümesi, para politikasının enflasyonu Merkez Bankası hedefleriyle uyumlu seviyelere indirmek için hâlâ yeterince sıkı olmadığını göstermektedir. Daha yüksek bir reel politika faizi patikası, daha hızlı dezenflasyonu destekleyecek ve hedeflere ulaşma olasılığını artıracaktır. Bu, politika faizinin 2024’te ulaşılan nihai seviyeye (yaklaşık yüzde 48) daha yakın bir düzeye yeniden yükseltilmesi ve enflasyon hedeflere uyumlu hale gelene kadar da reel faizin yüksek tutulmasıyla sağlanabilir.”
İşte dışardan bakan bir göz bizden de fazlasını önermektedir. Üstelik bunun içinde 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın yükü yoktur.
Sonuç olarak; yukardaki ekonomik tabloyu düzeltmek için daha yapılması gereken çok şey varken, bir de üstüne savaş şartlarının getireceği olumsuzluk eklenecektir. İşte bunun için savaş öncesi ve sonrası diye tabloyu ikiye ayırmak ve de diğer ülkelerin alacağı tedbirlerden daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu da kabul etmek zorundayız.





