CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nda Başkanlık koltuğu el değiştirdi. Mayıs ayında alınması gereken ‘istifa kararı’ gerçekleşmeyince Kılıçdaroğlu adına hazin bir son ortaya çıktı. Oysa birçok çevreden uyarı almış, biz de bu köşeden “Risk alan bedelini öder” çağrısı yapmıştık.
Kalsaydı ne olurdu?
Ne olacağını da “Kılıçdaroğlu’nun inadı” başlıklı yazımda anlatmıştım, kısa bir özet yapayım. Evet, başta Ankara, İstanbul, Antalya ve Adana olmak üzere birçok Belediye kaybedilecekti. Çünkü başka seçeneği olmayan küskün seçmen sandığa gitmeyecekti.
İşte bunun için Genel Kurul hareketli geçti!
Muhalefet görevini yapamayanlar, seçim sandıklarına sahip çıkamayanlar, bütün enerjilerini aralarındaki mücadeleye saklamışlardı. Keşke bu enerjinin yarısını seçimlerde kullansalardı!
Esasen Kılıçdaroğlu tarafı da yerel seçimin kaybedileceğine bizler kadar inanmış gözüktüler. Hep bu konuyu Nisan 2024’e erteletmeye çalışmalarından bu niyet açığa çıkıyordu. Kılıçdaroğlu’nu bugün feda etmek yerine 5 ay sonraya taşımaları onlara 4 sene daha kazandıracak. Ve “esas değişime şimdi başlıyoruz” diyerek güya sosyal demokratları sonraki seçim etabına hazırlayacaklardı. Olmadı…
Yazım hatası olmayan bir Kılıçdaroğlu pankartını hazırlayamayanlar, sonra da rakiplerde liyakat arıyorlardı. Parti binasına sadece kendi adayının posterini asıp oy isteyenler genel seçimlerde iktidar partisini aynı şekilde davrandığı için dengeyi bozmakla suçluyorlardı.
Oysa biraz tutarlı olmak gerekmez miydi?
Sonuç olarak; arka arkaya 12 seçim kaybeden bir küresel rekor sahibini 13. yenilgiden kurtarmak isteyenler mi sırtından hançerlemiş oluyordu?
Yoksa bugün koltuğu bırakmak zorunda kalmasını sağlayanlar mı?
Kendi düşen ağlamaz…
Beceremediği bir görevi bırakmak yerine, koltuktan indirilmeyi tercih eden bir kişi batılı olduğunu iddia edemez. Son örneği tek yenilgi sonrasında istifa eden Çipras’ta görmüştük. 12 yenilgi ardından hiçbir şey olmamış gibi davrananı da kendi ülkemizde izledik…
Zamanı gelince görevi teslim edeceği kişiyi açıklayacağını söyleyen de bu demokrat başkandı!
Yani bir taraftan Cumhuriyet çocuğu olduğunu söyleyip, sonra da kendisinden sonraki veliaht şehzadeyi işaret etmeyi içine sindirmesiyle…
“Ben kendim aday olmam, beni aday gösterirlerse varım” dedikten sonra milletvekillerinden imza toplatan da kendisiydi…
Siyaseten bittiğini herkes gördü, kendisi ise bir türlü bunu kabullenemedi. Belki de bu şekilde bırakmış olması bundan sonrası için örnek teşkil etmesi bakımından daha hayırlı olmuştur.
Sosyal demokrat bir partinin başkanı olarak, sağcı partilere hediye ettiği 39 sandalye yetmemiş gibi muhafazakâr Deva Partisi teşkilatlarında aile reislerinden habersiz transfer görüşmeleri yapması da hâlâ ders çıkartmadığının resmiydi. Peki bu durumda hançeri partinin sırtına kim saplamış oluyordu?
Gelelim yeni Başkan Özgür Özel’e…
Bu konuya da ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Zira Kılıçdaroğlu ile Özel çok uyumlu bir çiftti. Memlekette üç haneli enflasyon yaşanırken ve halk geçim mücadelesi içindeyken birlikte seçim kaybetmeyi başarmışlardır. Dolayısıyla geçmişte gördüklerimizi önümüzdeki günlerde görmeyeceğimizin bir garantisi yoktur.
Rahmetli Örsan ağabeyin adaylıktan çekilen oğlu Örsan Öymen tek cümleyle durumu çok iyi özetlemiş; “Hayırseverlik değildir sol, düzeni değiştirmektir. Ve laiklik ilkesi yönetim tarafından ihmal edilmiştir” diyor. Elbette bu ikili arasında da hiç ayrım yapmadan…
Yani biraz daha bekleyip görmemiz gerekiyor…