Sürdürülebilir tarım için tarımsal hane halkının gelir ve yaşam kalitesini iyileştirmek ve de destekleri artırmak hayati derecede önemlidir.
Gerçi çiftçinin “köyden kente göç” çaresizliğini gündemden düşürecek ve kalıcı çözüm sağlayacak, devrim niteliğindeki “Köy Enstitüleri Projesi” 1938 yılında zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından başlatılmış, ancak siyasi kaygılarla uygulamanın ömrü çok uzun olmamıştı. Oysa çiftçi ailelerin eğitim düzeyini yükselterek onlara bilinçli üretim imkânı verecek, Türkiye’ye özgü bir projeydi. Yazının devamında anlatacağım başarılı tarım ülkelerindekine benzer eğitimin alt yapısı olabilirdi. İlkokul seviyesinde tarlada çalışarak başlatılan eğitim süreci orta ve yüksek eğitim seviyelerine taşınabilirdi. Okullar, tarıma elverişli 21 bölgede köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek üzere açılmıştı. Öğretmenler köylülere hem okuma yazma öğretecek hem temel bilgiler kazandıracak hem de modern tarım tekniklerini öğretecekti. Kitaba deftere dayalı eğitim yerine “iş için, iş içinde eğitim” ilkesi uygulanacaktı.
Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları ve atölyeleri vardı (Wikipedia). Ülke tarımı için yazık olmuştur.
Zira biz başkalarını örnek almak yerine, onlar bizi takip edebilirlerdi…
Bilinmesi gereken önemli husus, çiftçi refahı sağlanmadan, halkın refahı ve ülkenin kalkınması sağlanamaz. Zira kazanamadığı ve finansman sıkıntısı çektiği için tarladan uzaklaşan çiftçi sayısı arttıkça; düşen gıda üretimi artan nüfusu besleyemez. Dar bakış açısıyla sadece tarıma verilen desteklerin yeterli olması da beklenemez.
Yaşamın en büyük iki değeri ‘toprak ve su’dur. Hiçbir değerli maden; zeytine, cevize, limona, çaya ve fındığa tercih edilemez. Zira ağacı ve toprağı feda eden, suya da veda eder. Bütün gelişmiş ülkeler yeni tarım alanı yaratmak üzere kaynaklarını seferber ederken, hazır tarım alanları betona ve madene ikram edilmemelidir.
Bugün yaşadığımız gibi; üreticinin kazancını yetersiz bulması, tüketicinin de perakende fiyatların yüksekliğinden şikâyet etmesi, hem üreticiyi hem de tüketiciyi satın alma gücü kaybında buluşturmaktadır. Bu durum normal mi?
Cevap belli olduğuna göre bu büyük kazancı (kârı) kimin götürdüğüne iyi bakmak gerekiyor. Buraya odaklanmadan bu kronik sorun çözülemez.
Bir televizyon kanalında; “Dubai’de satılan, ‘menşei Türkiye’ olan kırmızı soğanın 34 TL karşılığındaki fiyatı ile ülkemizdeki 60 TL’lik fiyatı” yan yana konarak gösteriliyor. Onlarca örneği daha kıyaslamalarımızda göstermiştik.
Nedeni çok basittir. Yurt içinde, sebze meyve fiyatlarının şişmesinde aracıların yüzde 45’e varan payları ve nihai tüketiciye ulaşırken uygulanan kâr marjlarının yüksekliği, “tarladaki 10 liralık ürünü tezgâhta 100 lira” yapmaktadır.
BAE’ye ihraç edilen ürünü ise tüccar en kısa yoldan (üreticiden alarak) ve sıfır gümrükle market zincirine ulaştırmaktadır. Buradan çıkarılacak dersler olmalıdır…
Tarımda ölçek ekonomisi yetersiz olduğu için bize özgü meslek gruplarının oluştuğunu ve dağıtım kanallarını doldurduğunu daha önce konu etmiştim.
Dolayısıyla ölçek ekonomisinin sağlanması için kooperatifçiliğin sözde kalmaması gerekiyordu. Aynı durum et kategorisi için de geçerlidir. Hayvansal üretimde spekülatörlerin fiyatları şişirmesine mutlaka engel olunmalıdır. Bu vazgeçilemeyecek gıda maddesinin artık orta gelir grubunun da satın alma gücünü aşması, buna mukabil besici şikayetinin bitmemesi benzer çelişkidir.
Döviz bazında kırmızı et fiyatları en yüksek ülkeler arasındayız. Bu da kolay anlaşılır bir durum değildir…
Gelişmiş ülkelerde bizdeki gibi çiftçi çocuklarının aileyi terk ederek asgari ücretli bir işi tercih etmesi düşünülemez bile. Zira o ülkelerde fabrika ile tarla ve bahçe farklı görülmüyor ki…
Örneğin Hollanda’da çiftçi refahı; ileri teknoloji kullanımı, yoğun kooperatifçilik, sürdürülebilir tarım destekleri ve güçlü pazar erişimi ile sağlanmaktadır. Çiftçiler gelir ve refah açısından ülkenin en avantajlı gelir grupları arasında yer alırlar. 2022 yılı itibariyle çiftçi hanelerinin yüzde 56’sı Hollanda’daki en yüksek gelirli yüzde 20’lik dilim içinde bulunuyorlar. Sadece yüzde 6’sı en düşük gelir grubunda yer alıyorlar.
Dolayısıyla Hollanda modeli, çiftçiyi sadece üretim yapan değil, çevresel sürdürülebilirliğe katkı sağlayan ve piyasada güçlü bir işletmeci olarak konumlandırıyor. Bu sayede de küçük yüzölçümüne rağmen dünyanın en büyük 2. tarım ihracatçısı durumunu muhafaza ediyor.
ABD’de çiftçi refahı, USDA (Tarım Bakanlığı) destekli teknoloji transferleri ve doğrudan finansal koruma kalkanları ile sağlanıyor. En önemli fark; çiftçilerin bürokratik yaptırımlardan ve tarım arazilerinin kamulaştırılmasından korunarak, “stratejik vatandaş” statüsüyle desteklenmesidir.
Biz ise hâlâ rant uğruna kesilen zeytin ağaçlarını canı pahasına korumak isteyen çiftçileri yalnız bırakılmaktayız. Tarım ve orman alanında maden sahası açmak sıradanlaşmıştır…
Dünyanın en iyi tarım üniversiteleri sıralamasında, Hollanda’nın ‘Wageningen University’ dünya lideri olarak kabul edilmektedir. İkinci sırada da ABD’nin ‘University of California, Davis’ bulunmaktadır. İki eğitim kurumunun da öncelikli ortak konuları çevre bilimleridir. Tarım, veterinerlik konularıyla birlikte uzmanlaşmış birer araştırma merkezleridir.
Sonuç olarak; sınıflarda değil, tarlada/bahçede çalışarak verilecek eğitimi esas alan yukardaki örnekler benimsenmelidir.
Sözleşmeli tarım yaygınlaştırılmalıdır. Zira üreticinin ve sanayicinin haklarını teminat altına aldığı gibi tüketiciyi de koruyan bir sistemdir. Kayıt dışını önleyen, dağıtım kanalını kısalttığı için üreticiyi gereksiz aracıların elinden kurtaran özellikleriyle çiftçi refahını da yükseltecektir. Daha ne olsun…










