İstikrarsızlık, kelime anlamı olarak; ‘bir sürecin ya da yapının sabitliğini kaybetmesi, kararsız ve dengesiz hale gelmesi’ demektir.
Ekonomik istikrarsızlık ise benzer durumun (düzensizlik, belirsizlik) ülke ekonomisinde meydana gelmesidir. Peki nasıl kendini gösterir?
İstikrarsızlık, savaş, küresel kriz ve doğal tabiat olayları ile ortaya çıkabileceği gibi yönetim hataları ile de oluşabilir. Elbette biz sonuncu neden ile daha fazla ilgiliyiz. Zira öncekiler dışımızda oluşan ve önlenme imkânı bulunmayan nedenlerdir…
Hükümet politikalarının doğurduğu sorunlar sadece enflasyon seviyesi ile sınırlı değildir. Hatta en önemlisi beslenme ile ilgili olarak tarımsal üretimin yeterli olup olmamasıdır. Tarımsal alanların korunamaması ve mevcut alanlarda da doğru planlama yapılamamasının sonucu rekolte dalgalanmalarıdır. Çiftçinin kararsız kalması ve ne ekeceğini bilememesi; üretim miktarını olumsuz etkiler, fiyat dalgalanmalarına ve neticede istikrarsızlığa yol açar. İhracata getirilen sınırlama, fiyat destekleme politikalarındaki ani değişiklikler benzer sonuçlar doğurur.
Ekonomik istikrarın sağlanamadığı bir ortamda istihdam düzeyinin, ödemeler dengesinin, fiyatlar genel seviyesinin belirsizlik göstermesi çok normaldir. Nitekim 2025’in ilk çeyreğinde istihdam edilenlerin sayısı bir önceki çeyreğe göre 266 bin kişi azalarak 32 milyon 389 bin kişi oldu.
Bir başka önemli sorun olarak, sürekli borçla yaşamak zorunda olmamız öne çıkıyor. İç ve dış borcu yeni borçlar alarak çevirmek başlıca istikrarsızlık kaynağıdır. AB’nin ekonomik ve mali anayasası sayılan Maastricht Kriterleri’nde, “bir ülkenin toplam borç stoğu GSYH’nin yüzde 60’ını geçemez” hükmü vardır. Son yıllarda bizde bu oran aşılmıyor ama yine de faiz yükü sorun yaratıyor. 2024 yılındaki borçların faizi 1 trilyon 270 milyar lira oldu. 2025 yılında 2 trilyon liraya yaklaşacak.
Aynı kriterlere göre, “herhangi bir yıldaki bütçe açığının GSYH’nin yüzde 3’ünü geçemeyeceği” de istenmektedir. 2023 yılında bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 5,4 olmuştu. 2024 yılında ise bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 4,8 oldu. Daha da önemlisi; siyasi gerilime ve ekonomideki kırılganlığa bağlı olarak belirsizliğin artması, 2025 yılının ilk 4 ayında bütçe açığını 885,5 milyar lira ile rekor seviyeye çıkartmıştır. Ayrıca yılın tamamında öngörülen açık 1.9 trilyon lira olduğundan hedefin tutma ihtimali oldukça azalmıştır.
Önemsenmesi gerekiyor.
Temelleri ekonomik nitelikte olmayan sosyal, siyasal, hukuksal alanlardaki birçok olumsuzluk da güvensizlik ve risk yaratarak, dolaylı da olsa ekonomiye ağır maliyetler çıkartıyor. Kaldı ki ekonomimizin ne kadar kırılgan olduğunu 19 Mart operasyonları esnasında görmüş olduk.
Suistimaller ve yolsuzluklar (öncelikle ihale yolsuzlukları) uzun yıllardır kamusal finansman üzerinde büyük yük oluşturmaktadır.
Savurganlığın sınırı her gün daha da genişlediğinden, bir başka istikrarsızlık kaynağı olarak bunu da kenara not edebiliriz.
Beklenmedik durumlara karşı ekonominin direncini finansal istikrar sağlar. Bunu da temin etmesi gereken kurum öncelikle Merkez Bankası’dır. Para politikası ile bankacılık sistemini düzenlemesi, kriz yönetimi ve risk analizi ile sistemi sağlıklı işletmesi beklenir. Elbette ön şart tam bağımsız olmasıdır.
Zira döviz kurundaki ve faiz oranlarındaki aşırı hareket, ekonomik istikrarsızlığın hem nedeni hem de sonucu sayılabilir.
Sık başvurduğumuz yol olan; yabancı sermayenin sıcak para şeklinde ülkeye girmesi kalıcı saadet yaratmaz. Zira misafir kalacağı süre bilinemez.
Hükümetlerin en önemli arzusu olan ekonomik büyümenin dengeli ve sürdürülebilir olması, finansal istikrarın devamına bağlıdır. Yaşadıklarımızdan dersler çıkartacak olursak; yapısal sorunların, yetersiz üretimin, yüksek enflasyonun, piyasadaki durgunluğun, siyasi belirsizliklerin; finansal istikrarı bozan nedenler olarak öne çıktığını söyleyebiliriz.
Sonuç olarak; eğer ekonomik istikrarın devamlılığı isteniyorsa, öncelikle Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) yeniden hayata geçirilmesi gerekir. 2011 yılında kapatılmasının ardından önce Kalkınma Bakanlığı’na dönüştürülmesi, sonra da Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Strateji ve Bütçe Başkanlığı bünyesinde kalması ile süreç sonlanmıştır. Kısaca DPT artık günümüzde yoktur. Elbette eksikliği hissedilmektedir. Dolayısıyla piyasaya plansızlık ve programsızlık hâkim olurken, günlük kararlarla ve deneme yanılma metoduyla ekonomik sorunlara çare o kadar kolay bulunamıyor. Bu eksiğin de acilen giderilmesini dilerim.
TÜİK’in de tam bağımsız hale getirilerek, şeffaf çalışma düzenine kavuşturulması büyük ihtiyaçtır. Zira güven sorunu yaratıyor.
Ülkemizde enflasyonu ölçen 3-4 kurum vardır ve aralarında önemli farklar oluşmaktadır. Bu istatistiki gerçekliğe uymaz. O zaman hepsinin geçerli kurallara uymasını istemek vatandaşlık görevimizdir. Önemli olan tüketici sepetindeki mal ve hizmet çeşitlerinin doğru seçilmesi ve her çeşide ait ağırlıkların da doğru tespit edilmesidir. Yetmez. Fiyatlar derlenirken piyasadan toplanan fiyatların da ortalamayı yansıtacak şekilde listelenmesi gerekir. Sonra da çıkan sonucu kabullenmek şarttır. Yoksa sondan başa hareketle her kurum kendi beklentisine alt yapı oluşturacak şekilde fiyat arayışına girerse doğruya ulaşmak mümkün olamaz.
Tarımda tekrar ‘kendi kendine yeten’ ülke konumuna getirebilecek destek ve teşviklerle tersine göçün (kentten köye) sağlanması gerekiyor.
Üretimde ithal girdi oranı azaltılmalı ve ülke dışa bağımlılıktan kurtarılmalıdır.





