Birçok ülke ile yaptığımız fiyat kıyaslamalarında pahalı çıktığımızı son 5 senedir yayımlıyoruz. Ancak yıllar geçtikçe bizim aleyhimize fark daha da açılıyor.
Elbette yüksek enflasyon ana sebeptir ama bunu besleyen birçok neden vardır.
Döviz kurunun baskılanmasından kaynaklanan TL’nin aşırı değerlenmesini en başa alıyorum. Sık değindiğim diğer sebeplerin bir özetini de yazının ikinci bölümüne bırakıyorum.
Döviz baskılanıyorsa yurtiçi fiyatlar döviz bazında yurt dışına göre artar. Döviz kuru MB müdahaleleri veya çeşitli politikalarla frenlenir ve enflasyondan daha az artması sağlanırsa, TL bazında zamlanan her ürünün dolar karşılığı otomatik olarak yükselir. Örneğin dolar kuru 50 TL’de baskılanırken, fiyatı 500 TL (10 Dolar) olan bir ürün, iç enflasyonla 750 TL’ye çıktığında kur da ancak 55 TL’ye yükseliyorsa, yeni fiyat 13,6 Dolar olur. Yani ürün fiyatı % 50 artarken, kur % 10 arttığındaki tablo budur.
Bu durum sadece market fiyatlarını değil turizmi ve ihracatı da olumsuz etkiler. İthalat cazip hale gelirken, son zamanlarda görüldüğü gibi yurt dışı tatil de (restoran, otel, alışveriş) vatandaşımız için tercih nedeni olur.
Örneğin, Dedeağaç vatandaşlarımızın bu amaçla en fazla ziyaret ettikleri yerlerden biridir (yakınlık nedeniyle).
Madalyonun diğer yüzüne de bakacak olursak; kişibaşı gelirimizin 18.103 Dolardan yıl sonunda 20.000 Dolara ulaşacağı öngörülüyor. Ancak nüfus çoğunluğu böyle bir paranın cebine girdiğinden haberi yoktur.
Peki ne vardır?
Yine kurun baskılanması kaynaklıdır. Kur artışlarının enflasyon altında kalması, TL’nin son 5 senede döviz sepeti karşısında yüzde 50’nin üzerinde değerlenmesi, kişi başı geliri kâğıt üzerinde 5 bin dolardan fazla artmış gibi gösteriyor. Yani bu gelir refah artışından değil enflasyonla kur artışı arasındaki farktan kaynaklanıyor.
Bunu da canlı bir örnek üzerinden görelim. Türkiye’nin 2025 yılı toplam GSYH’si 63 trilyon 240 milyar 524 milyon TL; kişibaşı GSYH’si 714.682 TL dir. Ortalama Dolar kuru olarak 39,48 TL alındığından karşılığı 18.103 Dolar çıkmaktadır. Bir konuyu daha açıklamam gerekiyor. Nüfus 86,5 milyon olduğu halde yukardaki hesabın 88,5 milyon üzerinden yapılması küresel standartlar gereğidir.
“Bir ülkede 1 yıldan uzun süre yaşayan herkes (mülteci ve sığınmacılar dahil) ekonomik anlamda ‘yerleşik’ sayılır.” (Uluslararası hesaplar sistemi – ESA 2010)
Diyelim ki; 714.682 TL olan kişibaşı gelir karşısında, dolar kuru 39,5 TL yerine 55 TL çıksaydı (baskılanmadığı durumda) ve bu seviyeden hesaplansaydı, kişibaşı gelir 18.103 Dolar yerine 12.994 Dolar olarak çıkar ve daha gerçekçi olurdu.
Zira bugün asgari ücret 28.075 TL olup, neredeyse ortalama ücrete yakındır.
Üstelik kişibaşı gelir hesabı içinde bebekler, ev hanımları, yaşlılar, kısaca her fert vardır. Aileyi 5 kişi üzerinden hesaplarsak; bir eve yılda 18.103 x 5 = 90.515 Dolar girmesi demektir ki karşılığı yaklaşık yıllık 3,6 milyon TL, aylık 300.000 TL çıkar. Nüfusun yüzde 80’i için bu rakamın yarısı bile ancak hayalleri süsler. Elbette kişibaşı gelir bir ortalamayı ifade eder ama nüfusun yüzde 80’ini ortalamadan bu kadar uzaklaştırır mı?
Küresel genişlikte en pahalı ülke olmamızın diğer sebepleri:
Bunları istek üzerine yer darlığı sebebiyle özet olarak belirteceğim ama geniş analizi görmek isteyenler işaretli kelimeleri tıklayarak erişim sağlayabilirler.
- Tam 14 aydır yüzde 30’lara takılı kalan yapışkan enflasyonun nedeni öncelikle hükümet politikaları ile ilgilidir.
- Fırsatçı enflasyonu spekülatörlerin ve fırsatçıların yarattığı ek enflasyondur. En sık et, ayçiçek yağı, çikolata gibi birçok kategoride rastladığımız şekilde…
- En son kuru soğan örneğinde gördüğümüz plansız üretim…
- Bir türlü tedavi edilemeyen fiyatlamada davranış bozukluğu…
- İhmal edilen demiryolu taşımacılığı…
- Fahiş fiyata gerekçe yaratmada ustalaştık. Girdi maliyetinde artış bütün dünyada var. Onları yüzde 0,3 etkileyen artış, bizde dolar bazında yüzde 3-5 gösteriliyor ve yukardaki eylemlere alt yapı oluşturuyor. En kötüsü kimse bizim ortaya koyduğumuz hesabı yapıp buna itiraz etmiyor!
Sonuç olarak; enflasyonla mücadele sadece hükümetlerden beklenemez. Bütün kesimlerin omuz vermesi gerekir. En kötüsü sadece alt ve orta gelir grubunun bu yükü taşımasıdır ki, bu anlayış sürdükçe (hep bana) halkın satın alma gücü daha da düşecek, bu durumda da gelecekte boşuna müşteri yolu gözlenecektir.
Reel sektörün en önemli çelişkisi; hem Ağustos 2027 için beklenen enflasyonu yüzde 33 olarak belirtmeleri hem de faiz indirimi istemeleridir. Peki enflasyon düşmeden faizin düşürülmesi (sonucu eksi reel faiz) enflasyona yol vermez mi?
Dedik ya, büyük ihtimalle belki de bu isteniyor!
Karar vericilere gelirsek, enflasyon düşmediği halde faizi düşürmek belki piyasaların gönlünü alabilir ama eksi reel faizin TL’ye olan güveni azaltması, devamında daha da ağır bir maliyet yaratabilir. Yani bunun sonu yoktur…
Bazı kesimlerin nominal faiz üzerinden yaptıkları reel faiz hesabı hatalıdır.
Dikkate alınması gereken stopajdan (% 15) sonraki net nominal faizdir.





