Önce tarım sektörünü bir kenara ayıralım. Bugün girdi maliyetlerindeki artışın en büyük mağduru üreticilerdir ve daha fazla desteklenmeleri gerekir. İkinci mağdur grup tüketicilerdir. Yani hak ettiğinden az kazananla, gerektiğinden fazla harcayan aynı kaderi paylaşmaktalar. Ancak tedarik zincirinin diğer halkaları bundan olumsuz etkilenmedikleri halde sesleri daha fazla çıkmaktadır.
Artık alıştığımız üzere Antalya’da turisti kazıklayan restoran bile aynı savunmayı yapabiliyor; “Girdi maliyetlerimiz arttı” diyebiliyor. Elbette maliyetler artınca fiyatlar seviyesi de paralel şekilde yükselebilir. Ancak bu bahaneyle halkın yaşam maliyetine fazladan ekleme yapılmaz.
Yapılırsa ne olur?
Fırsatçı enflasyonu yaratılmış, devamında da enflasyon vergisi salınmış olur. Tokadı yiyen de kimin attığını göremez. İşte bu işi cazip kılan da bu özelliğidir!
Geçmiş senelerde özel okul fiyatlarına enflasyonun katbekat üzerinde uygulanan fahiş zamlar nedeniyle devlet zorunlu olarak yeni düzenlemeler getirdi. Artık ara sınıflarda yapılacak zamlar, bir önceki yılın ÜFE ve TÜFE ortalamasının 1,05 ile çarpılmasıyla belirlenecek. Yani hesaplanan enflasyon oranının yüzde 5’i kadar ilave artış yapılabilecek. Eskiden olduğu gibi öğrenciyi ilk sınıfa aldıktan sonra veliyi sömürme devri bitti. Bu örneğin birçok sektöre yayılması gerekir.
Bir YouTuber, Almanya’da fiyatı 188 euro olan bir montun bire bir aynısının (fotoğraflanmış şekilde) Türkiye fiyatının 50.000 TL. (1.018 euro) olduğunu aktarıyor (Tayvan Adam). “Parası olan versin” diye düşünen varsa bile hesap yapmalarını öneririm. Bu parayla, Almanya’ya gidiş-dönüş uçak bileti ve konaklama masraflarını ekleyip, dönüşte de o montu giyerek tamamını daha ucuza getirebilirsiniz. Bu fırsatçılığı girdi maliyeti ile açıklamak mümkün mü?
Bunların hiç birisi bizim için sürpriz değildir. Zira gıdadan daha temel ihtiyaç maddesi var mı? Yıllardır küresel genişlikte fiyat kıyaslamaları yapıyoruz. Dolar ve euro bazında dünyanın en pahalı ülkesi olmamızın yanında, yerli markalarımızın bile ABD’de dolar bazında Türkiye’den daha ucuza satıldığını tespit ediyoruz ve açıklıyoruz. Daha ötesi var mı?
Ülkemizde yaygın olarak dönemsel fiyat indirimleri yapılıyor. Soruyorum; gerçek fiyatı bilinmeyen bir ürünün indirimli fiyatına itibar edilir mi?
Örneğin, aynı marka tereyağını 900 liraya satan da, 600 liraya satan da var.
Aynı marka çikolatayı 160 liraya satan da, 59 liraya satan da var. İndirimlerde hangi başlangıç fiyatını referans alacağız?
Biraz ihmal ettiğimiz gıda dışı kategorilerle devam edelim ve önce en yetkili ağızlardan aktaralım…
Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe’den çarpıcı bir açıklama geldi. “Kendi ürettiğimiz ürünlerde bile Avrupa’dan yüzde 60 daha pahalıyız” diyerek başlığı koydu. Hazır giyim sektöründe maliyetlerin kontrolden çıktığını ve iç piyasadaki fiyatların mantık sınırlarını aştığını vurguladı. İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerin Türkiye’den daha ucuz hale gelmesinin “öngörülemez” olduğunu da belirterek şu örneği verdi…
“Bir arkadaşım Avrupa’da 6 bin liraya bir ürün aldı. Aynı ürünün Türkiye’deki etiketi tam 17 bin liraydı. Ben de bir mont inceledim, yurt dışında yüzde 30 daha ucuzdu. Artık uçak bileti dahil Avrupa’da alışveriş yapmak daha ekonomik hale gelebiliyor” demiş.
Başkan’ın sonuç hakkındaki tespitleri doğru olsa da; nedenleri konusunda farklı düşünüyorum. Zira son iki senedir Türkiye’de ‘fiyatlama davranışları’nın bozulduğunu sık sık tekrar ediyorum. Üretici maliyetlerinin artması gerçek olsa da, döviz bazında 2 katı aşan fiyat farklarının bu nedene bağlanması yanlış olur.
Yüzde 15 pahalı kalsak bu anlaşılır bir şeydir ama yine de bazı tedbirleri almayı gerektirir. Yukarda belirtilen 4 ülkenin işçiliği bizden ucuza getirmesi mümkün mü? Her ülkedeki asgari ücretleri biliyoruz, kendi ülkemizle kıyaslıyoruz ve yayınlıyoruz. Arada maliyet açısından bizim lehimize büyük fark var. Ancak onların 100 kişi çalıştırdığı üretim hattında biz 150 işçi çalıştırıyorsak durum değişir tabi. Onlar üretimlerinin bir kısmını ucuz işçiliğin olduğu coğrafyaya kaydırınca biz sadece izlemekle yetiniyorsak, onlar teknolojiye yatırım yaparak verimliliği artırırlarken buna kayıtsız kalıyorsak elbette ara açılır. Yoksa onların kullandığı en pahalı hammaddeyi kullansak bile maliyetimizin en fazla aynı çıkması gerekirken, brüt kâr marjlarımızın yüksekliği de ateşi harlamış olamaz mı?
Buyurun MÜSİAD’ın yeni Genel Başkanı Burhan Özdemir’i de dinleyelim…
Türkiye’de fiyatlamaların kontrol edilmediğini söyleyen Özdemir diyor ki; “Aynı çayı bir yerde 500 liraya, başka bir yerde 5 liraya içmek normal değil. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir fiyat makası yok.”
İşte biz de bunu söylüyoruz zaten…
TCMB, “Firmaların Davranış Psikolojisi: Algılardan eylemlere” başlıklı çalışma notunu kamuoyuyla paylaştı. Çalışma sonuçlarına göre, “enflasyonun yüksek seyrettiği dönemlerde firmalar kârlılıklarını koruma refleksiyle hareket ediyor. Bu da fiyatlama davranışlarını doğrudan etkileyebiliyor” deniyor.
Şimdi işin bu psikolojik yanı çok masum gibi görülebilir. Ancak bu davranışın abartılması fırsatçı enflasyonunun gerçek kaynağıdır.
Sonuç olarak; fiyatlarımızın aşırı yüksek olduğunu saha çalışmalarımızdan zaten biliyoruz. Yeni olan sanayicilerin bile bu açık farkı telaffuz etmesi, bir kamu kurumunun da tasdik etmesidir.
Girdi maliyetindeki artışın üzerinde fiyatını artırana seyirci kalınmamalıdır. Yoksa bu yüksek enflasyonla daha çok uzun seneler boşa mücadele etmek zorunda kalırız…







