Basını hedef alan baskı ve sindirme politikaları siyasî iktidar tarafından her gün daha da geniş bir alana yayılırken, medya patronları tarafından ‘verimli’ bir sektör olarak görülen basında; artan işsizlik, ücretsiz esnek mesai, meslek dışı çalışmaya zorlama, mobbing, ‘kurumsal sansür’, işten çıkarma gibi başlıklar da Türkiye’yi gazeteciler için bir emek cehennemine çeviriyor. Mesleğini yapmakta ısrarcı olan binlerce gazeteci davalar, para cezaları, gözaltı ve tutuklamalarla boğuşmakla kalmıyor, gündelik yaşantısını insanca koşullarda sürdürebilecekleri ortalama geçim ücretlerine dahi erişemiyor. Hayat pahalılığı ve yoksullaşmanın emekçiler açısından daha da yakıcı bir hale büründüğü ülkemizde, gazeteciler hem ‘aç’ kalıyor, hem de baskı ve şiddet ikliminde, karşılaştıkları hayati tehlikelerin güncelliği ve psikolojik etkisi altında, diken üstünde gazetecilik yapıyor.
Devrim Gazete’den Tolga Kaan, farklı basın ve yayın organlarında çalışan gazetecilere, “Türkiye’de basın özgür mü, neden?” sorusunu yöneltti. Gazetecilerin verdikleri yanıtlardan; “Baskı, tehdit, şiddet, sansür, gözaltı, hapis, mobbing ve emek sömürüsü” çıktı.
İşte onlarca gazetecinin “Türkiye’de basın özgür mü?” sorusuna verdikleri yanıtlar:
Ahmet Çınar: Bir soruya sorularla yanıt verilir mi? Çok da güzel verilir. Hatta bazen yanıtlardan daha anlamlı, daha derindir sorular. Zihin açar, fikir açar. Madem ki gazeteciliğin var oluşunda, doğasında, özündedir merak etmek, soru sormak, sorgulamak ve elbette itiraz etmek… O halde bu sorunun yanıtını gelin sorularla verelim.
Tekeller ve tarikatlar düzeninde basın özgür olabilir mi? Patronların egemenliğinde, paranın hüküm sürdüğü iklimde özgür basın olabilir mi? Ülkeyi yönetenlerin ve onları yönlendiren egemenlerin tek amacının daha çok-daha çok-daha çok kâr maksimizasyonu olduğu sistemde, yasama-yürütme-yargı ve pek çok aygıt gibi basın da, egemenlerin o amacına özgülenmez mi? O çarkın içine iliştirilmez mi? Peki basın sadece AKP döneminde mi özgürlüğünü yitirdi? AKP öncesinde özgürlük sarhoşu muydu gazeteciler?
70’lerde Mart’ı, 80’lerde Eylül’ü, 90’larda karanlığın en vahşisini yaşayan Türkiye’de basın özgürdü de, 2000’lerde AKP’yle mi başladı faşizm? Tekellere ve tarikatlara dayalı sıcak para diktatörlüklerinde çeşitli özgürlükler var elbette, sayalım: Dezenformasyon özgürlüğü. Manipülasyon özgürlüğü. Yalan özgürlüğü… Yalanın, cehaletin, yobazlığın ete kemiğe bürünüp AKP diye göründüğü yıllarda, iktidar koltuğunda “yalan” oturuyor. Yalanın iktidarı ile iktidarın yalanı sarmaş dolaş büyüyor. Peki böyle bir atmosferde, özgürlüğün esamisi okunur mu?
Tekelizm ve tarikatizm dezenformasyona muhtaç, manipülasyona muhtaç, yalana muhtaç. Bir başka ifadeyle dezenformasyon, manipülasyon, yalan; tekeller ve tarikatlar düzenine içkin. Aynı anlama gelmek üzere kapitalizm, yani tekelizm ve tarikatizm, yani sermaye düzeni bunlarsız yapamaz. Soralım: Peki böyle memlekette basın özgürlüğünün ö’sü olur mu? Bu koşullar değişmeden basının özgür olması beklenebilir mi? Basın özgürlüğü mü? Kapitalizmin tarihin çöp sepetine süpürüldüğü yerde bizi bekliyor.
Altan Sancar: Türkiye, basın ve özgürlük kelimeleri yan yana gelince bana komik gelmiyor dersem yalan söylemiş olurum. Bu kelimelerin bir arada kullanıldığı tek yer, basının ne denli baskı altında olduğu gösteren raporlar. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, 2021 yılı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 153’üncü sırada. 180 ülke arasındaki sıramız bu. Artık basın özgürlüğünü değil, basının nasıl varolduğu gibi bir meseleyi konuşuyoruz. Bizler aslında, basın özgürlüğü mücadelesinin öncesinde, bir varoluş mücadelesi veriyoruz. Biz haberi yazmadan önce kendimize otosansür uyguluyor, haberi haber merkezinden önce bir avukata yolluyor isek özgürlükten bahsetmek mümkün filan değil. Gazeteciler, haber kaynakları ile olan görüşmelerinden yargılanıyor. Haber materyalleri nedeni ile yargılanıyor, haber alanlarına alınmıyor ya da oradan çıkarılıyor. Özgür değiliz evet, ama bir başka noktadan da öylesi bir direnç var ki bu da inanılmaz güç veriyor. Bunca baskıya rağmen, gazetecilik ısrarı olan yüzlerce arkadaşımız var. Bunu söylemezsem, onlara haksızlık olur. Ama bence biz yargılananlardan ziyade, daha kötü durumda olanlar biat edenler. Asıl özgür olmayanlar onlar. Yazmaktan, konuşmaktan, aktarmaktan çekinenler. Korkunç bir durumdalar ve ben esas onların özgür olmadığını düşünüyorum. Bizim inadımız, onları da kurtaracak.
Ayça Söylemez: Basın veya ifade özgürlüğü, aslında liberal demokrasilere içkin bir kavramken, dünya ve Türkiye’deki mevzi kaybı nedeniyle artık devrimcilerin ve sosyalistlerin savunmak durumunda kaldığı bir “hak” haline geldi. Devrimciler için kötü, kavramın kendisi için geliştirici olan bu süreçte, basın özgürlüğünün ne olduğu ve olması gerektiği konusunda Türkiye’de çalışan gazeteciler olarak pek çok kez sınandık, düşünmek zorunda kaldık.
Tabii ki Türkiye’de basın özgürlüğünden bahsetmek mümkün değil, hiçbir zaman değildi. Ama bu tanım bizi kolaycılığa da sürüklememeli: Her zaman çoğunluğu sermayenin elinde bulunan yaygın (anaakım) medyanın yekpare şekilde iktidar sözcüsü haline gelmesi yaşadığımız yeni dönemin ürünü. Gazeteciliğin pahalı bir meslek olduğu düşünüldüğünde, her zaman bir sermaye ilişkisi olan medya, AKP’nin özellikle son 10 yılında öncekinden başka bir tahakküm altına girdi. Hem sermayenin el değiştirmesi hem de yeni sermayenin homojenliği, medyayı bir sirke çevirdi.
Bu sirkin dışında kalan, “muhalif” başlığı altındaki medya da gül bahçesi değil. Bir yandan daha küçük sermayenin muhalif tarafa geçmesiyle, sadece iktidara muhaliflik üzerinden yürüyen ve sadece “haber yorumcularına” yaslanan yeni bir “gazetecilik” türü oluştu. Diğer taraftan gerçekten sadece AKP’ye değil, birçok farklı iktidarın karşısında duran medya kuruluşları ise, şimdiye dek görmedikleri bir iktidar baskısıyla karşılaştılar. Bu baskı, 90’lardaki gazete bombalamak gibi vandal yöntemlerle uğraşmak yerine daha maliyetsiz bir yöntemi seçip yargıyı kullanan iktidarın, kendisine yönelik her kelimeyi suç saymasıyla başka bir boyuta taşındı. Artık “gerçekten” muhalif olan medyada, söylenen, yazılan her kelime için gözaltına alınmak, tutuklanmak, yargılanmak, mahkûm edilmek olasılıklar dahilinde. Ve belki bu durum, yazdığımız kelimeleri de daha değerli hale getiriyor.
Ayşegül Başar: Türkiye’de basının gerçekten özgür olduğunu düşünmüyorum, nedenleri çok başlıklı olsa da ortak keseni tabii iktidar politikası. Bu çok bilinçli yürütülen bir siyaset, çok politik bir tutum. Yani iktidar bu baskıyı bile isteye kendisini koltukta tutan zihniyet ve ilkeleri doğrultusunda uyguluyor yıllardır. Baskı en başından daha iletişim fakültelerindeyken hissetmeye başladığımız bir baskı. Bilindiği gibi hocalarımızın pek çoğu ihraç edildi ve maalesef istediğimiz nitelikte eğitim alamadan sokakta mesleğe dair bir şeyler öğrendik. Yönetenler, gerçek gazetecilik ilkelerine sadık gazeteciler değil, parti ağzından yazılmış basın bültenlerini servis eden bu içerikler dışında yoruma kapalı haberler hazırlayan ‘gazeteci’ler istiyor. Ama bunun meslek ilke ve etik kurallarının tam tersi bir faaliyet olduğunun bu işi yapan herkes farkında. Sürekli bir kontrol ve gözetim altında bu meslek doğası gereği icra edilemez.
Söz konusu baskının en öncelikli nedeni zaten gazetecinin en önemli görevlerinden biri de olan, ‘halka haber verme hakkı’ diye mücadele içinde dillendirdiğimiz hakkımızı kullanmamızı istememiz; aslında sadece işimizi yapmak istememiz. Bir öğretmenin işi nasıl öğretmekse, bir doktor nasıl hayat kurtarıyorsa bir gazetecinin de öncelikli görevi gerçekleri halka ulaştırmak. Mesleğin en temel bu görevini yerine getirdiği için gazeteciler bugün tutuklanıyor, hedef haline getiriliyor, şiddete maruz bırakılıyor, itibarsızlaştırılıyor, düşüncesi bile tüyler ürpertiyor ama ne yazık ki ölüm tehdidi alan meslektaşlarımızın olduğunu gördük. Bu kötülüğün beslendiği yerin bu itibarsızlaştırma, lince açık hale getirme, susturma politikası ile ilişkili olduğunu artık hepimiz biliyoruz.
Bir dönem ‘gazetecilik’ denildiğinde beyaz yaka bir profil akla gelirdi ama şu an maddi manevi meslekten çok şey gittiğini görüyoruz. En kötüsü bu durumun normalleşmesi. Basın kartı verme prosedüründe gerçekleşen sürekli değişikliklerde artık muhalif gazetecilere basın kartı vermeme aşamasına geldik. Ve maalesef ben de dahil olmak üzere bu konuyu pek çok meslektaşımla konuştuğumuzda bugün gazeteci olduğumuz halde bu kartı alamamamıza değil “Ya zamanında şu isimlere bile kart veriyorlarmış” diye eski uygulamalara şaşırıyoruz. Bu tabii durumu anlamak anlatmak adına sadece bir örnek; içinde yaşadığımız istemsiz kanıksama halinin pek çok boyutu var.
Tüm bu ortamda tabii ki her ne olursa olsun bir şekliyle işimizi devam ettiriyoruz ama baskının, sansürün, kaynaklara konulan ambargonun mesleği körelttiğini de görüyoruz. Bir tıkanıklık, nefes alamama durumu bu açıdan da söz konusu. Oysa öğrendiklerimizden doğru gazeteciliğin özellikle teknoloji toplumunda kendini sürekli yenilemeye, geliştirmeye açık bir süreçte icra edilmesine ihtiyaç var. Bu bir yana, daha en temel gazetecilik faaliyetlerini bile yapamaz hale geldik. Bunu en çok hissedenler sahadaki arkadaşlar.
AKP dönemi gazetecilik baskı ve sansür politikalarını incelesek herhâlde şu son aşamada çıkartılan ‘ses ve görüntü alma’ yasağına özel bir başlık açmak gerekir. Gazetecilik evet uzun zamandır bir tıkanıklık halindeydi. Burada baskının boyutu çok daha öteye gitti. Gazeteci arkadaşlarımız sahada nefes alamaz hale geldiler ki bu salt bir slogan olmanın çok ötesinde bir gerçeklik. Saha, gerçek gazetecilik yapabilmek adına olmazsa olmaz bir alan bizler için. RTÜK ve BİK’in yönetmeliklerdeki çok bariz siyasi kararları gazeteciliği kontrol altına alma ve baskı uygulama aşamasından; artık polis devletinin sokakta uyguladığı şiddeti görüntüleyen ve kaydedeni gerekirse nefesini keserek engelleme aşamasına gelindi.
İktidar gerçeklerin yazılıp çizilmezse kimsenin bilemeyeceğini ve bu şekilde bir süre daha kendini devam ettirebileceğinin hesabında ama bu süreçte de gördük ki haber yapamasak da haber olarak yine gerçekler gün yüzüne çıkıyor. Engelleyemiyor. Yıllardır yayın faaliyetlerinin kısıtlamaya dönük hamleler, keyfi erişim engelleri, cezalar zaten alternatif medyayı nefes alamaz hale getirmişken bir gerçekliğimizi daha görmek gerekiyor: Örgütsüzlüğümüz. Evet pek çok meslek örgütlerimiz var ama bizler bunların çok azına üyeyiz. Gazeteciliğin düşünme, sorgulama reflekslerinin en gelişmiş olduğu mesleklerden biri olduğunu düşünürsek bu büyük çelişki. Elbette bunda meslek örgütlerinin yapısındaki bozulmalar ya da eksiklikler önemli ölçüde neden. Ama bir yolunu bulup örgütlenmeye ve örgütlü hareket etmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Batın Uysal: Ülkemizde basın özgürlüğü maalesef yok denebilecek seviyede. Basın emekçilerine uygulanan şiddet ve tehditler geçmişten bugüne hiçbir zaman bitmek bilmiyor. Gerekli şahıs, kurum ya da kuruluşlar yüzünden, özgür basın kavramı yok olmuş durumda. İşin en önemli kırılma noktası, bu konuda gerekli önlemler alınmıyor, güvenlik tedbirleri eksik kalmakla birlikte basın hakları hiçe sayılarak güvenlik güçlerinin hedefi haline getiriliyor. Bu ülkede özgürce görüşlerini dile getiren gazeteciler ve basın danışmanları gün geliyor işten çıkartılıyor gün geliyor demir parmaklıklar ardına bırakılıyor ya da öldürülüyor. Nice beyinler ve nice emekçiler, uygulanan baskı, sansür, şiddet ve tehdit politikaları sayesinde sindirilerek yok edilmeye çalışılıyor.
Berivan Tapan: Hiçbir ülke yoktur ki hukukun özgür, vatandaşlarının adil yaşama sahip bireyler olduğu, ekonomik zorlukların var olmadığı bir düzende medya özgür olmasın. Bunun tam tersi de doğrudur. Medya, özgürleştirir. Hukuku da bireyleri de… Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir zeminde, medyanın özgürlüğünden söz etmek nasıl mümkün değilse, basının özgür olduğu bir ülkede antidemokratik bir uygulamadan da söz etmek aynı oranda mümkün değil. Üç kuvvetin eli kolu iktidarca bağlanmışsa, geriye kalan tek çıkış yolu yine özgür basında. Çünkü insanoğlu var olduğu günden beri en çok gerçeğin peşinden koştu. Bugün ise bireyler, çarpıtılan gerçekler ile sağlıksız bilgi akışı içerisinde debelenmekte. “Sayın cumhurbaşkanımın dediği gibi” şeklinde başlayan cümleler kuran “gazetecilerin” gerçeklikten çok uzak ifadeleri, bireylerin sağlıklı düşünebilme yetisini de elinden almakta. Özellikle Türkiye’de durum bu. Canlı olmayan “canlı” yayınlarda, el pençe divan duran bu “gazeteciler”, “çanak yanıtlara” göre hazırlanmış “sorularla” adeta bir parodiyi izleyicisine
sunmaktan çekinmeyecek bir noktada artık. Bu nedenle artık “yandaş basın” ifadesi bile olanı anlatmakta hafif kaçmakta. Bugün artık iktidarın bir uzvu gibi davranan, devlet gibi hareket eden, devletin jargonuyla yazı kaleme alan bir “derin basın”dan söz etmek daha doğru.
Ana akım medya, iktidarın PR şirketi gibi çalışmaya devam ederek hem kendi varoluşuna ihanet etmekte hem de halka karşı birincil sorumluluğunu da yerine getirmemekte. Bağımlı olmanın daha avantajlı olduğunu varsayan ve devletten ihaleler alarak ayakta duran medya devleri, bir noktada telefonda iktidarın başına ağlayan, yalvaran medya cücelerine tam da bu nedenle dönüştü. İktidarlarca ve ona bağımlı ekonomik güçlerce, hukukun iktidara teslimiyle yaratılan korku düzeni, özgür basını dahi bilinçsiz bir şekilde otosansüre itmekte, bakanlardan icazet alacak noktaya getirmekte. Gerçeğe yaklaşan her gazeteci ise, soruşturmalar, davalar, hapis cezaları, suikastlar, sansürle karşı karşıya bırakılmakta ve bir yılgınlık noktası yaşatılmak istenmekte.
Artık basına yönelik öyle bir pervasızlık söz konusu ki; Metin Göktepe gibi kameraların kör noktasında değil bizzat kameralar önünde gazeteciler, polisin fiziksel şiddetine uğramakta. Kurum içinde de mobbinge uğrayan, esnek çalışma koşulları ile açlık ve yoksulluk sınırının altındaki maaşlarla sömürülen gazeteciler, kurum dışında da fiziksel zorbalıkla karşı karşıya bırakılmakta. Sesi kısılmaya çalışılan gazeteciliğin artık nefesi de kesilmek istenmekte. RTÜK’ün yasaklamaları, tetikçilerin canlı yayınları basması da iktidarın, özgür basına yönelik aleni tutumunu göstermesi bakımından önemli. İktidarın tetikçileri artık cezaevi dışında kalan gazetecileri de bu yolla hapsetmek istemekte.
Basında sendikalaşmanın canavarlaştırıldığı, muhalif olan her gücün “evlerini alacakları” endişesi taşıyan sağ iktidarlar, kendilerine ait medya kuruluşları ile halkı provoke etmekte, gerici yapıları sokağa dökmekte, cinayet işletmekte ve en hafif haliyle linç ettirmekte sakınca görmemekte artık.
Bugün artık sözünü ettiğimiz 5. kuvvet de yine iktidarın tekeline girme tehlikesiyle karşı karşıya. Halkın önceki dönemlere oranla gazetecilere saygısı azalmakta, güvenirliliği de sorgulanmakta. Sürekli yetersiz kadroyla haber peşinde koşan gazeteciler, verimsizleştirilmekte, özel haber birimleri, düzeltme servisleri yok edilmekte, üzerinde haftalarca çalışılması gereken konuları alelade biçimde servis etmeye zorunlu bırakılarak basındaki kalite düşürülmekte.
Özgür basının yüce gücünün farkında olan iktidarlar için sahip oldukları silahlı güç dahi egemen olmak için yetersiz. Bunun en yakın ve canlı örneğini Afganistan’ı işgal eden Taliban’da görmek mümkün. Taliban dahi sosyal medya hesaplarından dünyaya “meşruluk” algısı yaratmak zorunda olduğunun bilincinde. Medyanın, aynadaki yansıması olduğunu bilen Taliban, sözcüsü aracılığıyla bugün Twitter hesabından açıklamalarda bulunmakta. Yine Arap Baharı’nda tanık olduğumuz gibi, basın; ülke siyasetlerine yön veren, iktidarları yıkan, değiştiren önemli bir gücü elinde tuttuğunun farkına yeniden varmalı ve ona göre bir hareket planını acil olarak yürürlüğe sokmalı.
Buse Çelebi: Basının özgürlüğü, sadece bugün değil önceki yıllarda da sıklıkla tartışılan bir konu. Salt bu gerçeklik dahi basın özgürlüğüne müdahalenin sürekliliğini gösteriyor. Özellikle son dönemde basın emekçilerine yönelik haber takip ettikleri sırada artan engellemeler basının ve gazetecilerin ne kadar özgür olduğunun kanıtı niteliğinde. Ancak bunun yalnızca Türkiye’de yaşandığını söylemek ise farklı ülkelerdeki meslektaşlarımıza haksızlık. ‘Demokratik’ olduğunu iddia eden birçok ülkede yönetimler farklı yöntemlerle halkın duymasını istemediği gerçeklerin ortaya çıkmaması için çabalıyor. Hükümet politikalarındaki reformlarla yazmanın sınırlarının belirlenmesi, ifade özgürlüğünün muğlaklığını giderir mi? Bence asıl tartışılması gereken konudur. Kâr amacı güden kuruluşun özgürlüğü, hükümetlerin politikasından, yasaların çizdiği çizgiden çok daha büyük bir ağ ile ilintili. Reklam verenler, ‘tutacak’ içerikler, gündemin gerektirdiği başlıklar, tıklanma telaşı haberlerin içini boşaltmakla birlikte gazetecilerin bağımsızlığındaki göze çarpan ilk prangalar. Ve haber, halkın ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade ticari kaygılarla üretilen bir mal olduğu sürece basın özgürlüğü gelecekte de sürekli gündemde olacaktır. Buradan hareketle; haber kâr ettirmek için yazıldıkça, sınırları da kâr etmek isteyenlerin belirlediği kadar olacaktır. Ne kadar özgür olduğu da sürekli tartışma konusu olarak kalacaktır.
Büşra İlaslan: Özgürlük kavramının alanının günden güne daraltıldığı, baskının her geçen gün daha da arttırıldığı Türkiye’de elbette basın da özgür değil. Gazeteciler ya göbeklerinden bağlandı güç odaklarına ya da tehditler altında ezildi. Bu tehditlere boyun eğmediğinde ise karşılığını misliyle ödedi. Kimi demir parmaklıklar arkasına atıldı, kimi şiddet gördü, kimi ise bu mücadele uğruna canından oldu.
Gazeteci olmaya karar verdiğim ilk yıllarda “Ooo sen çok dayak yersin o zaman” sözlerini çok kişiden duydum. Birçoğumuz da duymuştur. Bir gazetecinin gördüğü şiddetin toplum nazarında bu derece normalleştirildiği bir ülkede basın özgürlüğünden bahsetmek mümkün mü? Aslına bakarsanız basın hiç özgür olmadı belki ama baskı hiç bugün olduğu kadar yoğun da olmamıştı. Sosyal medya yasası ve İçişleri Bakanlığı’nın polis şiddetine perde niyetiyle hazırladığı genelge bunun en öne çıkan örnekleri. Çember git gide daralıyor… Basına, gazeteciye, haber yapma ve alma özgürlüğümüze atılan tokatlar normalleştirildikçe daha da daralacak.
Cem Özkeskin: Ben bir de öncelikle “Basın neden var” sorusu ekleyerek cevap vereyim ve oradan başlayayım. Basın halk namına olan-biten her şeyi gözetlemek, bunlarla ilgili her türlü bilgiyi ve kaynağı toplamak, halet-i ruhiyeye uygun bir dille bunu sorumlu olduğu halka aktarmak zorundadır. Bugün bunu yapan bir kuruluş olmadığı için istisnaları saymaz isek Türkiye’de basın yoktur. Kültürel ve siyasal bölünme basında da mahalleleşme yaratmış, bu nefret yüklü rekabet halk namına çalışılmasından ziyade karşı mahalleyi bombardımana tutma işlemine dönüşmüştür. Dolayısıyla basın olmayan bir yerde özgür basının da konuşulması mümkün değildir. Peki eski Türkiye’ye ithafen basın özgürlüğü mümkün müdür? Evet mümkündür. Özgürlüğün her türü ancak patron makamının yok oluşu, halkın dayatılanı değil istediğini, tercih ettiğini fonlamasıyla mümkündür. Medya patronunun olmadığı, halk güveniyle seçilen kişilerin basın kuruluşunda önemli mevkilere geldiği, ikili ilişkileriyle kimseye hesap vermeyen, temiz kişilerin yönetici olduğu ve sadece halkın bu güvenle kaynak sunduğu basın kuruluşları özgür olabilir. Yani tüpçünün, müteahhitin, tekstilcinin, bankerin sahibi olduğu hiçbir basın kuruluşu özgür olamaz.
Cengiz Karagöz: Bu soruya hiç tereddüt etmeden “Hayır, Türkiye’de basın özgür değil” cevabını verebilirim. Ancak basının tam anlamıyla özgür olmasını sağlayacak koşulların nasıl sağlanacağı konusunda tek cümlelik bir cevabım olamaz. Çünkü; basının özgür olmamasının önündeki tek engelin iktidar değil basını ellerinde tutan sermaye sahipleri olduklarını ve parayı ortaya kim koyuyorsa onun borusunun öttüğü hatta kusurlarının görmezden gelindiği bir basın düzeni mevcut! Bunun yanısıra basın emekçileri, saydığımız unsurlar dışında farkına varamadığımız ve problem dahi saymaya çekindiğimiz bir sürü başka etkenle de mücadele etmeye çalışıyor. Gerçekçi olmak gerekirse basın emekçileri için koşulların tamamen düzeltilmesi güç görünse de şartların iyileşmesinin imkansız olmadığına inanıyorum. Bunun tek yolunu da gazetecilerin kuracağı birliktelik ve vereceği mücadelede görüyorum.
Çağatay Bayraktar: Türkiye’de refah vardır fakat belli bir grup için. Türkiye’de alım gücü yüksektir sadece tarafını buna göre seçenler için. Ve tabii Türkiye’deki basın özgürdür, fakat sadece bir kesim için. Bu kesim içerisinde bulunan, eli kalem tutan fakat tuttuğu kalemi iyi yönlendiremeyen, halkın lehine yazmayan kişiler için basın özgürdür. İstedikleri hakaretleri yazabilirler, istedikleri kesimleri hedef gösterip dışlayabilirler. Yurttaşlık bilinci içinde Türkiye’de yaşayan herkesin sorunlarını ele almaktansa sözcülük yapanlar için basın özgürdür. Öyle tabii nasıl özgür olunmasın. Eğer ki kişide haber verme sorumluluğu yoksa, doğruları yazma yükümlülüğü yoksa havalarda uçar gibi özgür hissedebilir. Ama iktidar rüzgarlarına göre yön değiştiren, kontrolsüz boş bir balon gibi. Bomboş bir şekilde, amaçsızca uçar ve zamanı gelince patlar.
Çağdaş Gökbel: Bu sorunun cevabını pergellerin ayağını biraz açarak cevap vermek isterim. Tullamore Tribune gazetesinde yazıyorum. Özgür müyüm? Hayır, değilim. SoL gazetesindeki yazarlığımdan bahsetmiyorum; başka bir şey ifade etmeye çalışıyorum. Gazetecilik dünyadaki diğer iş kollarından daha yüksek ya da daha yüce fetişleştirilecek bir iş değildir. Elbette biz doğrudan emek harcayan insanlar için büyük değerlere ve anlamlara sahip olsa da böyledir. Bir marangoz çalıştığı atölyenin sahibine ne kadar bağlıysa biz gazetecilerde çalıştığımız kurumun patronuna o derece bağlıyız. Gazetecilik, yazı yazmakla doğrudan ilişkili bir meslek olduğu için toplumsal dalgalanmalardan ilk önce etkilenenlerdeniz. Cephenin en önünde durma cesaretini gösterdiğimiz için kolay ölürüz. Önümüze gelen her olayı haber yapamaz, toplumun dikkatini çekmek istediğimiz bir konu hakkında da kolaylıkla kalem oynatamayız. Tıpkı marangozun patron için çalıştığı saatlerde çocuğuna oyuncak yapamayacağı gibi. Usta ve çırak ilişkisine inanan biriyim. İşçi bir gazeteci olarak maalesef her alanda olduğu gibi önce ustalarımızı yitirdik. Sınıf mücadelesi zayıfladıkça da gerçeği. Başkalarını takip etmekten bazen kendi gerçekliğimize yabancılaşırız. Meslek hastalığıdır. Oysa bazen kendimiz de mükemmel bir haber konusuyuzdur.
Gerçekten gazeteci olan biriyle yaşayan insanlar için böylesi bir yaşam çok zor. Sigorta, para ve iyi bir yaşam vaat etmiyor hayatımız. Fırsatını bulursam yazacağım ‘Şahları da vururlar’ tiyatrosunun biletini dağıttığım için lise 1’de okulda korkunç bir kovuşturma ve baskı görmüştüm. Ferhan Şensoy’u kaybettiğimiz için zihnimde uykuda olan bu özel anılar bir anda dirildi. Hayalim gazetecilikti. Başka da bir iş bilmem. İrlandalılar ne yaparsın, diye sorduklarında ‘yazı yazar, haber yaparım’ derim. Çok şaşırırlar. Bizim millete has özellikler olarak görülmez. Sendikaya üye olmak istedim, sigortan yok olamazsın dediler. Memleketten uzakta İrlanda’daki sendikaya üyeyim. Türkiye’dekilerden herhangi birine ise hâlâ değilim. Canımı çok yakıyor. Sendika başkanına mesaj attım ve aradım açmadı. İsim vermiyorum o utanmıyor ama ben utanıyorum. Özışık kardeşler ise kırmızı halılarda bu örgütlere kabul ediyor. Attıkları zaman duyuyoruz. Yazmak çok zor bir iş oldu ülkede. Özışık kardeşlere taş atarken gariban basın emekçisiyle uğraştığınızı sanıyorlar. Onlardan biriyim neden onlarla uğraşayım? Edebiyatın gerilediği bir ülkede uzun boylu betimleme ve benzetme yapamaz hale geldik. Taş nereden gelecek artık bilemiyoruz.
Uzattım biliyorum. ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ kitabında Nâzım Hikmet, bir gazetecinin Rıfat bey ve oğullarının emrine nasıl girdiğini fevkalade bir dille anlatır. Gazetecinin özgür olup olmadığının cevabı oradadır. Yine Oscar Wilde, popüler kültürün ya da kitle kültürünün gazeteciyi nasıl esir aldığını tasvir eder. Tanınmışlar vardır, tanınmamışlar asla yoktur. Böyle bir dünyada işçilerin gözü doğal olarak kördür. William Shakespeare ise ‘Atinalı Timon’da köre göz veren ve bir hilkat garibesini yakışıklı yapan şeyin formülünü verir. Gazeteci cesaretli olur o formülün kodlarını açımlar ve topluma iletirse bunun bedeli ağır olur. Her zaman emekçilere çok söz verilmiyor haddinden fazla konuştuysam affola. Popüler kültürün soytarı gazeteci kılıklılarına bakmaz birleşir ve imece bir gazetecilik kültürü yaratabilirsek belki o zaman ekmeğin biraz ucundan hakkımızı alabiliriz diye umuyorum. Bizler hâlâ yazıyor ve haber yapabiliyorsak umut vardır.
Çağla Üren: Genel anlamda Türkiye’de basının özgür olduğunu tabii ki düşünmüyorum. Zira Türkiye’de ne yargı ne de diğer asli kurumlar özgür değilken basının özgür olması beklenemez. Ancak üzülerek söylemeliyiz ki son 20 yılda basın iyice tutsak edildi ve etkisiz bırakıldı. Tabii bazı sol gazete ve internet siteleriyle birlikte yabancı menşeli yayın kuruluşları, gazetecilerin kendilerini ifade etmelerine ve sansüre uğramadan haber yapmalarına olanak tanıyor.
Fakat bu mecraların da halkın tüm kesimlerine ulaşabilmesi mümkün olmuyor. Sosyal medya odaklı habercilik yapan çoğu yayın kuruluşu, önemli gündemlerde çok beğenilen tweet’ler ve komplocu Facebook gönderilerinin altında kalıyor; bunları haberleştirmekle yetinmek zorunda kalıyor. Çünkü yeterli kaynak mevcut değil.
Geniş kitlelere ulaşabilen, genelde televizyon yayını yapan basın kuruluşları zaten bu önemli gündemlerin üzerini örtmekle, bunlar yokmuş gibi davranmakla görevlendirilmiş adeta.
Bana kalırsa basının özgürleşmesi, ancak Türkiye’nin değişimiyle ve mesleki mücadeleyle mümkün. Şu an medya da ülkenin diğer tüm kurumları gibi yozlaşmanın eşiğinde. Birçok kurumda liyakat değil, siyasi görüşler ve tanıdıklar üzerinden istihdam sağlanıyor. Aslında nitelikli işler yapabilecek birçok gazeteci yoksulluğa mahkum ediliyor. Geçenlerde 3 bin TL maaşla ve sigortasız çalışacak gazeteci arayan bir basın kuruluşunun ilanını gördüm. Gazeteciliğin bu kıskaçtan kurtarılması gerek, bu da bizlerin dayanışmasıyla mümkün olabilir.
Doğan Can Sarıataş: Basına; en açık ifade ile kafese konulmuş bir kuş gibi, onu o kafeste tutanlar tarafından insan dili öğretilmeye çalışılıyor. Hiç bilmediği bir yerde, hiç bilemeyeceği, anlayamayacağı bir dil; zorla, baskıyla öğretilmeye çalışılıyor. Çünkü bu kuşun konuştuğu dil onu kafeste tutanların koltuklarını zorlayabilir, o koltukların rahatını bozabilir. Basın ya da medya, hâkim sınıflar iktidarının korunması ve yeniden üretimi için yine hâkim sınıflar iktidarı tarafından yönlendirilmekte. Bu yönlendirilme sonucunda alternatif oluşturanlara karşı yine bahsini ettiğimiz hâkim sınıflar iktidarının saldırıları dünya sıralamasının en başlarında… Kısaca basının özgürlüğü, dilde kelam gerçekte de demagojidir. Bu anlamda katledilen gazetecileri saygıyla anıyor, tutuklanan gazetecilerin mücadelesini de omuzdaşlıkla selamlıyorum. Devrim Gazete emekçilerinin iktidarın ve yandaşlarının saldırıları karşısında dik duruşunu da ayrıca selamlıyorum.
Edanur Tanış: Sorunun yanıtı amasız, fakatsız hayır. Siyasi ve ekonomik çıkarlarını gözetme kaygısı gütmeyen her gazeteci bu soruya hayır cevabını verir. Aslında uzun uzun anlatmak, üzerine konuşmak yerine yaptığı haberler yüzünden hapis yatan, yargılanan gazeteci sayısına bakmak gerek. Yaptığı haberler nedeniyle yargılanan gazetecilerin hangi suçlamalarla yargılandıkları, ceza aldıkları da çok şey anlatıyor.
Baskı her yönden geliyor, yapacağın haberi seçerken, haber takibi yaparken, haberi yazarken. Hele sahadayken, kolluk kuvvetleri tarafından hakarete uğrayabileceğin, darp edilebileceğin ve gözaltına alınabileceğinin farkında olarak çalışıyorsun. Ve bu artık normalin oluyor. Fiziksel ve psikolojik olarak yaralanıyoruz, ekipmanlarımıza zarar veriliyor. Yargı bağımsızlığının hali ortadayken insanın kafasından türlü senaryolar geçebiliyor. Kendini “her an herşeye hazırlıklı ol”maya hazırlıyorsun.
Şimdi bir anlığına iktidarın medya üzerindeki baskısını kenara bırakalım, muhalif olduğunu iddia edenlerin basın özgürlüğünün neresinde durduğuna bakalım. İktidar kanadında eleştirilen şeylerin örnekleri muhalif olduğunu iddia edenlerde de var: Bizden olana bir şey olmasın, kol kırılır yen içinde kalır, aramızda halledebiliriz, bizden biri hakkında niye böyle şeyler yazdın?
Demem o ki mesleğimizi yaparken baskı sadece iktidardan gelmiyor, bazen kendimiz olası sonuçlar düşünüp kendimizi kısıtlıyoruz, bazen de “muhalif” kanat bunu yapıyor. Şunu da söylemek isterim ki bütün bu endişeler, sorular ve sorunlara rağmen etik değerlerinden ödün vermeden yazmak özgürleştiriyor.
Egehan Erkün: Bu soruya basit bir şekilde “Hayır” yanıtını verebilirim. Türkiye’de mevcut şartlarda, iktidarın baskısı ve tehditleriyle özgür bir şekilde gazetecilik faaliyeti yürütmek neredeyse imkansız. Toplumun büyük bir kısmının da benimle aynı görüşü paylaşacağını düşünüyorum. Çünkü gazeteciler, geçmişte olduğu gibi günümüzde de siyasetçiler için en büyük korku kaynağı. Bu nedenle siyasi iktidarlar, gazeteciler üzerinde ağır bir şekilde baskı, sindirme ve susturma politikaları yürütmektedir. Basın sektörünü bir nevi kendi reklam ajanslarına dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Bu çalışmalar, gazeteciler için yeri geldiğinde maddi cezalar, yeri geldiğinde ise özgürlüğünden alıkonulma gibi sonuçları ortaya çıkarmaktadır.
Basın özgürlüğü konusu aslında yalnızca ülkemizde tartışılan bir mesele değil. Ancak uluslararası meslek örgütlerinin verilerine ve ülkemizdeki kişisel gözlemlerimizle edindiğimiz bilgilere göre; Türkiye maalesef basın özgürlüğü konusunda birçok ülkenin gerisinde kalmaktadır. Evet sorun küresel olabilir fakat Türkiye bu tabloda vahim bir noktadadır. Halen ülkemizde tek suçu (!) ‘gazetecilik yapmak’ olan birçok tutuklu isim bulunmaktadır. Bunun yanı sıra muhalif olarak nitelendirilen birçok medya kurum ve kuruluşu iktidarın maddi cezaları ve çeşitli yaptırım tehditleriyle mücadele etmektedir. Hal böyle iken “Basın özgür” diyebilmek, ya yandaş olmayı ya da akli dengesini yitirmiş bir insan olmayı gerektirmektedir.
Sektöre 16 yaşında yerel bir gazetede grafiker ve editörlük yaparak başladım. Şu anda 21 yaşındayım ve neredeyse her alanda en az bir haberin altına imzamı attım. 2018 yılından bu yana gazetecilik eğitimi almaktayım. Bu periyotta yerel deneyimlerimin yanı sıra ulusal tecrübeler de edindim. Basın özgürlüğü ile ilgili kendi perspektifimden şunları aktarabilirim: Ulusalda imza attığım çoğu haber siyasi konular, haksızlıklar, usulsüzlükler ile ilgili. Bu nedenle belki içeriğini bile unuttuğum haberlerin endişesiyle hayatımı sürdürüyorum. Sık sık E-Devlet’ten hakkımda dava açılıp açılmadığını kontrol ediyorum. Eğer basın özgür olsaydı, imzamı attığım haberler nedeniyle bu tür alışkanlıklarım olmaz, yazdığım sorunlar ile ilgili “Başıma bir şey gelecek mi” diye düşünmezdim. Bir haber konusu yakaladığımda, ailem ve yakın çevrem “Yazmadan önce bir düşün istersen” diye uyarıyor. Çünkü başıma bir şey gelmesinden korkuyorlar. Bana sorarsanız eğer yazılması gereken bir konu varsa gazeteci bunu yazmalıdır. Çünkü ben bu mesleği seçerken, haberi yalnızca yazmayı değil, korkularını ve tehditleriyle mücadele etmeyi de seçtim. Bu nedenle bazı meseleler endişe duymama neden olsa da beni aşık olduğum mesleği yapmamdan vazgeçirmeyecek. Basının özgür olduğu, gazetecilerin mesleklerini rahatlıkla yapabildiği bir Türkiye modeli oluşturulabilir mi bilemiyorum. Fakat bu hayal için sonuna kadar mücadele edeceğim.
Emre Orman: Türkiye’de basının özgür olduğu bir dönem, sanıyorum ki hiç olmadı. Her dönem farklı ama bir o kadar da birbirine benzer dinamiklerin sahne aldığı ülkede, herkesin ilk hedefi basın oldu. Çünkü basın, yazdıklarıyla mutlaka birilerinin çarşafını indiriyordu. Ben basını üçe ayırıyorum; yandaş, muhalif ve özgür basın. Muhalif basın da baskıya uğruyor ama içlerindeki liberal kesim ve bağlantıları üzerinden kendilerine çıkar ve rant sahaları yaratabiliyorlar. Özgür basın ise bu ülkede en çok bedel ödeyen taraftır. Yazarları katledilmiş, binaları bombalanmış, çalışanları gözaltında işkenceyle kaybedilmiş, ama yine de yılmamış, doğruların peşinde koşmaktan bir an bile geri durmamıştır. Ben sosyalist bir gazeteciyim ve bu ülkeye sosyalizm gelmedikçe basın özgürlüğü de gelmeyecektir. Herkes için özgür, adil ve eşit bir yaşam sunan sosyalizm, basını da özgürleştirecektir.
Erkin Öncan: Türkiye’de özgür bir basın ortamı olduğundan söz etmek mümkün değil. Basının içerisinde bulunduğu durumu ise Türkiye’nin siyasi yapısından ve hatta dünyanın geri kalanından bağımsız olarak düşünmek mümkün değil.
Türkiye’de basın özgürlüğüne ket vuran birden fazla olgu var. Bunlardan birincisi, iktidarın basına yönelik politikaları. İkincisi ise, büyük holdinglerin tekelleşme çabaları neticesinde gazeteciliğin örgütsel bağımsızlığını yitirmesi. Üçüncüsü ise, basın mensuplarının sendika veya meslek gruplarında örgütlenmesinin önüne geçilmesi. Bu birbirine bağlı ve birbirini doğuran sebepler bir arada incelendiğinde, ülkemizde basın özgürlüğünden söz etmek mümkün değil. Ancak, Türkiye’de basın özgürlüğü konulduğunda, meselenin alışılagelmiş ‘İktidar-yandaş-muhalif’ denkleminden daha fazlası olduğunu görmek gerekiyor.
Şöyle ki, Türkiye’de özgür bir basın ortamının bulunmayışı, iktidara yakın medya organlarında çalışan basın emekçilerini de en az ‘muhalif’ sayılan basın kuruluşlarında çalışan emekçiler kadar olumsuz etkiliyor.
Medyada öne çıkan ve iktidar yanlısı tutumlarıyla karikatürleşen isimler dışında, iktidara yakın basın organlarında çalışan ve sayısız olumsuzlukla yüzleşen çok sayıda meslektaşımız var. Ücretleri ödenmeyen, sendikalaşmalarına engel olunan, siyasi baskıya ve mobbinge maruz kalan, ancak çalıştıkları kurumlar itibariyle yalnız bırakılan ve sesleri duyulmayan önemli bir kesim var. Türkiye’de basın özgürlüğünden bahsederken, ‘muhalif basın’ denilen toplamın bu meseleyle gerektiği kadar ilgilenmiyor oluşu da eleştirilmesi gereken bir durum.
Bir diğer durum ise, ‘muhalif medya’ dediğimiz toplamın ise çoğunlukla basın özgürlüğü mücadelesini zorlaştıran bir tutum içerisinde bulunması. Açıkça söylemek gerekir ki, muhalif addedilen basın kuruluşlarının çoğu, en az iktidar medyası kadar hak gasp ediyor, çalışanların haklarını ihlal ediyor, mobbing uyguluyor, örgütlenmelerine engel oluyor. Muhalif kanallarda özgürlükten bahseden medya patronlarını, asıl muhalif mecralarda çalışan basın emekçilerine sormak gerek, ki bu söylediklerimi kanıtlayan onlarca olay yaşandı. Bütün bunların yanında, eskinin merkez medya ‘starlarının’ bu yeni ortamda muhalif medyada el üstünde tutulması da dikkat çekilmesi gereken bir problem, ancak başka bir çalışmanın konusu.
Bütün bu ortamda faaliyetlerini kesintisiz olarak sürdürmeye çalışan bazı basın kuruluşları ise önemli maddi ve diğer teknik problemlerle baş etmek zorunda kalıyor. İktidar medyasında tek sesliliğin hâkim olduğu, muhalif medyada yaşanan problemler, bağımsız olarak ayakta kalmaya çalışan bir avuç medya kuruluşu… Böyle bir medya ikliminde, alternatif olarak var olan kimi basın kuruluşları ise, aldıkları fonlarla ayakta durmaya çalışırken, onlar da bambaşka problemlerle karşılaşıyor. Niyetlerinden bağımsız olarak, batı fonlarıyla çalışan medya kuruluşları ise ülke içinde istedikleri kadar ‘muhalif’ tavır alsalar da resmin büyüğüne bakıldığında başka bir politik hatta angaje olmak zorunda kaldılar, onların ‘kırmızı çizgilerini’ geçemez duruma geldiler. Örnek vermek gerekirse, İngiltere’de ölüme terk edilen Julian Assange, söz konusu mecralarda kendine ne kadar yer bulabildi? Ukrayna’da neo-Naziler tarafından öldürülen sivillere ne kadar dikkat çekildi?
Veya, Belarus’ta ayaklanan aşırı sağcılar, Suriye’deki Beyaz Miğferler çetesi, Hong Kong’da İngiliz kraliçesini selamlayan ‘özgürlük yanlısı’ eylemciler, Myanmar’da sivil halkı öldüren ‘darbe karşıtı’ çeteler, Rusya’da ‘açık toplum’ hedefleyen batı fonlu örgütler, hepsi söz konusu mecralar tarafından ‘özgürlük mücadelesi’ olarak sunulmadı mı?
Gazetecilere akreditasyon uygulamasını getiren kişinin ‘önde gelen muhalif gazetecilerden’ olduğu bir basın ortamında, WikiLeaks’in yasaklanmasına, Snowden’ın ülkesine dönememesine, Rus ve Çin haber ajanslarında çalışanlara ‘ajan’ muamelesi yapılmasına, akreditasyonlarının iptal edilmesine ve hatta hapse atılmalarına karşı bir ses duymak beklenebilir mi?
Şüphesiz ki, ‘özgürlükçü alternatif medyanın’ bu düdüğü çalmasıyla parayı veren batılı kuruluşların doğrudan ilgisi var.
Ancak ne yazık ki, bu konuda da doğrudan basın emekçilerini suçlayan bir tavır gelişti, bu da yanlıştı. Tartışılması gereken asıl şey, bu çizgiyi dayatanlar ve medya patronlarıydı. Suriye’de kimyasal silah mizansenleriyle ABD işgalinin meşrulaştırılmasına yayınlarıyla hizmet edenlerin, ya da NATO sponsorluğunda medya eğitimleri düzenleyenlerin, Türkiye’de insan hakları ve özgürlükten bahsetmeleri ne kadar tutarlı? Tam olarak bu yüzden, Türkiye’de basın özgürlüğü sorunu, uluslararası siyasi dengelerin de önemli bir etken olduğu bir ulusal sorundur.
Gazetecilik, bulutların üzerine, her şeyden bağımsız bir alan değildir, aksine, hayatın ve doğrudan siyasetin içindedir. Dolayısıyla, tarif ettiğim bütün bu ortamın siyasi düzlemde elbette ki bir adı var: Liberal tahakküm. Sözlerinin zıtlığına bakmadan, bu tahakkümü hem iktidar medyası, hem de muhalif medya için geçerli sayabiliriz.
Sonuç olarak, Türkiye’de özgür bir basın ortamı olmadığını düşünmekle birlikte, basın özgürlüğünü sağlayacak şeyin, Türkiye’nin bağımsızlaşması süreciyle paralel ilerleyeceğini düşünüyorum.
Eylem Nazlıer: Sokağa çıkın kime sorarsanız sorun Türkiye’de herkes basının özgür olmadığının bilincinde. Yüzlerce gazeteci cezaevinde, onlarca gazeteci ise yaptığı haberler yüzünden davalarla boğuşmak zorunda kalıyor. Alanda çalışan muhabirler ise sürekli polis şiddeti ile karşı karşıya kalıyor. Hem fiziksel hem de sözlü olarak haberi izlememiz engelleniyor. Darp ediliyoruz, kötü muameleyle karşılaşıyoruz. Alanda kolluğun, ‘basını süpürün’ sözünü sıkça duyarız, kalkanlarla önümüze barikat kurulur. Görüntü çekmemiz engellenir. Bunu yaparken “Dokunamazsın” dememize rağmen fiziksel temas kurmaktan geriye kalmazlar. İktidarın gerçekleştirdiği basın toplantılarına giremiyoruz, soru sormamızdan korkuyorlar. Son olarak AKP sözcüsü Ömer Çelik’in basın toplantısına FOX muhabiri alınmadı. Soru sorulmasından, doğruların ortaya çıkmasından korkan bir iktidarla karşı karşıyayız. Sosyal medya paylaşımları, söz söyleme, fikir belirtme hakkı tutuklama gerekçesi sayılan bir ülkede basın ve ifade özgürlüğünden bahsetmek mümkün değil.
Özgür değiliz, gazetecilerin gitgide nefes alması zorlaşıyor.
Gökçe Uygun: Türkiye’de insanlar özgür değil ki basın özgür olsun… Bu ülkede vicdanlı ve doğru habercilik yapan hiç kimsenin bu soruya evet yanıtını verebileceğini sanmıyorum maalesef. Hangi kurumda çalışıyorsa çalışsın her basın mensubunun üzerinde doğrudan ya da dolaylı yoldan baskı ve sansür var. Zaten Türkiye’nin, en çok gazetecinin hapiste olduğu ülkeler sıralamasında üstlerde olması da her şeyi açıklıyor. Sorunun neden kısmına gelecek olursak; Türkiye’de her zaman iktidarlar ve güç odakları, 4. kuvvet olarak bilinen medyayı kontrolü altında tutmak istemiş. Çünkü bilgi, -gerçek bilgi- aslında en büyük güç.
Hakan Erol: “Açık sözlülükle ve özgürce yazarız da baskıya vermeden önce ‘gözden geçiririz’” der Mark Twain. Bu giriş aslında bir sonuç. Maalesef ki Türkiye’de, ne basından ne özgürlükten, ne de bu iki kelimenin yan yana gelmesiyle oluşan “basın özgürlüğü”nden bahsedebiliyoruz.
İktidar baskısı gazetecilerin üzerinde vücutta kemik bırakmayacak cinsten kalın bir sopa. Yandaş patron baskısı belki iktidar gibi kemik kırmıyor ama vücutta ateş kırmızısı bir renk bıraktığı muhakkak. Bir, iktidarın istediği medya düzeni, bir de patronun istediği gazetecilik anlayışı. İkisinin de aynı kapıya çıktığı bir ortamda medya özgür olamaz.
Türkiye’nin dört bir yanı adeta mayın tarlası. Nereye dokunsanız patlama olasılığı var. Gazeteciler korkuyor, yazmadan önce, yazarken ve yazdıktan sonra en az iki kere düşünüyor. Böyle bir ortam, karanlık getirir, üretkenliği öldürür, yozlaşma köşe tutar.
Basın sansürü, yasaklar, gazetelerin kapatılması; basının satın alınması… Bu saydıklarım Abdülhamit’in istibdat döneminin ürünleri. Ya peki bugün? Hangi birinin olmadığını söyleyebiliriz? Yaklaşık 140 yıl önce otuz buçuk yıl baskı rejimi görmüş bu topraklar bugün 20 yıldır aynı baskıyı yaşıyor. Yıl 1901, gazeteciler greve çıkarlar. Yıl 2021, Türkiye’de gazeteciler bırakın greve çıkmayı, sendikalı ve örgütlü bile değiller.
İşin bir de başka boyutu var. Son zamanların en tartışmalı konusu; fonlanan medya… Altını çize çize söyleyelim, fonlanan medyadan bağımsızlık çıkmaz. Gazeteciliğe paranın lekesi bulaştı mı bir kere, oradan hayır gelmez.
İşte bunların karşısına dikilmeden “özgürlük” vücut bulmaz. Bilinsin ki, özgür bir basın iyi ya da kötü olabilir, ama özgür olmayan basın mutlaka ki kötüdür. Yarının ülkesinde basının alnının tertemiz olması ve kötü olana savaş açması umuduyla…
Hakan Tosun: 12 yıldır sahada olan biri olarak şunu söyleyebilirim: Ülkenin herhangi bir noktasında çekim yaparken önce GBT kontrolü, sonra çekim engeli, görüntüleri silme, gözaltı, darp edilme, tutuklanma ve hatta ölüm tehlikesini düşünerek sokağa çıkıyorsanız bu sorunun tek cevabı olabilir; “Hayır”! İktidara, sermayeye dayanmayan hiçbir basın kuruluşu ve gazetecinin özgürce haber yaptığını söyleyemez.
Mehmet Kızmaz: Türkiye’de kendisine “Gazeteciyim” diyenler bu soruya iki yanıt verebilir. Ne kadar gazeteci sayılırlar bilmiyorum ama; -emekçileri tenzih ederek söylüyorum- yandaşlar, merkez medyada çalışanlar, “Basın özgürlüğü muazzam, dünyada Türkiye gibisi yok” diyecektir. Şayet muhalif gazetecilerden, muhalif yayınlarda çalışan emekçilerden söz edeceksek, “Hayır” yanıtını verecek olmaları şaşırtıcı olmamalı. Herkesin rahatlıkla kavrayabilmesi adına ben meseleyi klasik bir biçimde şununla özetleyeyim: Dünya basın özgürlüğü endeksinde Türkiye en sonlarda. Tutuklu gazeteciler sıralamasında neredeyse birinci. Kendi hayatımızın içinden örnek verelim: Yaptığımız haberlere davalar açılıyor, çalıştığımız kurumlara Basın İlan Kurumu tarafından ambargo uygulanıyor, ilan kesme cezaları veriliyor v.s… Muhalif gazeteciler için “Ajan”, “Terörist” gibi yaftalamalarda bulunuluyor. Bunlar bile basının özgür olmadığını açıkça gözler önüne seren en basit şeylerdir. Öldürülen, tehdit edilen gazeteciler… Yurtdışında bile olsalar Türkiye’ye bağlı çalıştıkları için saldırıya uğruyorlar. Sürekli saldırı haberleri alıyoruz. Gazeteciler yalnızca sözlü yaftalamaların değil fiziki saldırıların da açık hedefi haline getirildi. Tüm bunlar ele alındığında ülkemizde basın özgürlüğünden söz etmek pek de mümkün görünmüyor.
Murat Beyaz: Türkiye’de basın özgürlüğünün olmadığını birçok gazeteci gibi ben de düşünüyorum. Çok sesliliğin törpülenmesi ve muhalif yayınların kapatılması, sansüre uğraması ise bunların başında geliyor. Basının özgür olamaması, sadece günümüz Türkiye’sinin bir sorunu olarak çıkmıyor karşımıza, Cumhuriyet’in ilanından itibaren süre geliyor. Bu anlamda kurumların ve basın emekçilerinin maruz kaldıkları pek çok baskı mekanizması var. Her gelen iktidar farklı yöntemlerle basını susturmaya çalışıyor. Öte yandan, bu baskı ve sansür bir zincir halinde, tüm basın emekçilerini etkisi altına alıyor.
Yakın tarihten bir örnek ile basına, gazetecilere uygulanan şiddettin ne kadar korkunç bir boyutta olduğunu anlatabilirim. Melih Bulu’nun Boğaziçi’ne rektör olarak atanmasıyla başlayan protestolarla birlikte, gözaltı ve şiddet furyasından gazeteciler de nasibini aldı.
2021 yılı için yayımlanan uluslararası raporlara göre; Türkiye basın özgürlüğü konusunda 180 ülke arasında 153. sırada yer alıyor. Bu rapor bile “Basın özgürlüğü”nün vehametini gözler önüne seriyor.
Mustafa Kemal Erdemol: İki medya var: Biri özgürlükte altın çağını yaşıyor, biri gerçekliğe bağlılığı yüzünden bedel ödüyor…
Ülkemiz medya özgürlüğü konusunda elbette iyi bir sicile sahip değil. Ancak bu, medya etiğine gerçekten uyan, toplumsal saflaşmada haklının, doğrunun yanında duran “gerçek medya” için böyle. “Gerçek medyamız” yaptığı haberler, yazdığı yorumlar, ilettiği gerçeklerle iktidarların her zaman hedefi olmuş bir medyadır. AKP öncesinde de elbette çok eksiği, yanlışı olan medya hiç değilse kendi içinde otokontroller uygulayan, etik kuralları gözetleyen, etikdışı tutum alan mensuplarını çoğunlukla bünyesinden dışlayan bir medyaydı.
Bir de AKP ile birlikte büyük bir “özgürleşme”ye, rahatlamaya kavuşan “medya” var. Artık zincirinden boşalmış, etik bariyerleri olmayan, dilediği hakkında dilediği haberi/yorumu yapmada, dilediği konuda gerçek olmayan haberi iletmede son derece “özgür” bir medyadır bu. Gerçeğe bağlılık kaygısı olmayan bu medya bu cesareti AKP iktidarından alıyor elbette. Bu nedenle “dünyanın en özgür medyası” ülkemizdedir. Ama bu özgürlükten “nasiplenmeyen”, tutumları gereği zaten nasiplenmeyi de istemeyen, hem meslek etiğine hem gerçekliğe saygılı, bağlı bir medya da var.
Tek tipleştirilmeye çalışan ülkede, çoksesliğe önem veren, merkezdışı kalmış olanlara sayfalarını açıp, mikrofonlarını uzatan, bu nedenle mensupları yargılanan, mahkum edilen, saldırıya uğrayan bir medyadır bu. Yani birinin “özgür” olduğu diğerinin sesinin kısılmaya çalışıldığı iki medya var ülkemizde. Nasıl baktığınıza bağlı olarak “özgür bir medya” olduğunu düşünebilirsiniz.
Gerçek medyayı göremeyenlerin çoğunlukta olduğu bir dönemdeyiz. O nedenle özgürlükte “altın çağını yaşayan bir medya” var diyen yetkililerle dolu ülkemiz. Dileyen inanabilir. Medyanın “altın çağı”nın bireyin kar yasasının toplumun kar yasasına dönüşmesiyle geleceğine inanan biri olarak “düzen içi” hiç bir “özgürlüğün” gerçekten özgürlük olmayacağını düşünüyorum. Bir gazeteci, gerçeği yazma cesareti bulduğu her an “özgürdür”.
Neslişah Bozkurt: Basın özgür değil! Çünkü, kirli siyasi ilişkilerin topluma taşınmasıyla medya patronları bulunduğu grup üzerinden siyasi rant elde ediyor, ‘gazetecilik’ kavramı bu atmosfer içinde yanlış bir idealizme sürükleniyor, basın emekçileri örgütlenemiyor, gazeteci hak haberciliği yaparken bile kendi haklarına yabancılaşıyor, ‘bağımsız medya’ denilen olgu yok ediliyor, baskı ve sansür ile gazetecilerin soru sorması engelleniyor, haberleri yasaklanıyor. Gazeteci, ‘gazeteci’ olduğu için tutuklanıyor, medya iki kutup arasında yalnızca onun gösterdiklerini görüyor, onun dışına çıkamıyor, çıktıkları durumda basın emekçileri işsiz kalıyor. Ve maalesef, büyük bir gürültü içinde sürüklenen basın emekçileri daha büyük bir gürültü çıkarmadan basın özgür olamayacak.
Orhan Gökdemir: Artık böyle sorulamaz. “Türkiye’de basın özgür mü?” karşılıksız bir sorudur. Soru şudur: Türkiye’de basın var mı?
Bizim emekçi muhalif basınımızı ayrı tutuyorum, zaten onlar artık basının geleneksel platformlarını kullanamıyor. Gazete zor, TV hayal. Basın mesleği icra etmiyorlar, direniyorlar. Basında ısrar etmek artık direnişte ısrar etmektir. Geri kalanı ise esir alınmış ve birtakım müteahhitlere rehin bırakılmış gazete ve TV’lerden ibarettir. Çok tuhaf bir tablo ile karşı karşıyayız. Basının patronları var ama aslında onlar basının patronları değil. Onlar sadece kendilerine rehin bırakılan basını fonluyorlar. Ceplerinden değil tabii, devletten aldıkları ballı ihalelerden aldıkları komisyonun komisyonudur basına aktardıkları fon. İhale almalarının sebeplerinden biri de basını fonluyor olmalarıdır.
Ancak basın patronlarının devletten ihale aldıkları da kuşkuludur. Artık kuşku götürmez bir biçimde bellidir, onlar ihaleleri devlet adına almakta, komisyonlarını aldıktan sonra ihaleden çekilmektedir. Mesela Cengiz İnşaat. Böyle bir ihale şampiyonu yoktur, belki komisyon şampiyonu olabilir, mümkündür. Cengiz adına doğaya yapılan saldırıları, devletin başı “biz yapıyoruz” diye sahiplenmiştir. Cengiz yoktur, devlet vardır. Böylece devlet ile sermaye arasındaki bağ bütünüyle silikleşmiş, sermaye devlet bütünleşmesi sağlanmıştır. Neredeyse tek devlet, tek patron söz konusudur.
Böyle bir düzende basına ihtiyaç yoktur. Çünkü ortalıkta basının denetleyeceği bir devlet ve bir sermaye kalmamıştır. Haliyle basını kaldırdılar, rehin bırakılmış baş müteahhit yayınına dönüştürdüler. Utanç verici bir faaliyettir ve bir meslek değildir.
Basın olmadığına göre özgür olup olmadığından da söz edemeyiz. Türkiye’de sadece basını özgür kılma mücadelesi vardır. Bu da rehinleri kurtararak değil, yeni bir basın inşa ederek mümkün olabilir. Sermaye ve devlet ile birlikte değil, sermaye ve devlete rağmen özgür bir basın mümkün olabilir. Basının yaslanacak yeni bir “güce”, emekçi iktidarına ihtiyacı var. Özgür basın özgür ülke ile gelecek. Tek başına kurtuluş yok…
Osman Çaklı: Özgürlüğü nasıl kavradığımız ve dünyaya nereden baktığımızda saklı sorunun cevabı. Çünkü; Türkiye gerici güruh için epey zamandır hiç olmadığı kadar özgür. Tersten hakikati savunan, gericiliğin karşısında duran en küçük özneden en büyük öznesine kadar özgürlük alanı durmaksızın saldırıya uğrayan bir toplamdan bahsetmek mümkün. Basın kime göre yahut neye göre özgür? Zannediyorum bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz. Ben basının özgür olmadığını düşünenlerdenim. Mevcut politik atmosferin gazetecileri etkisi oto sansür olarak karşımıza çıkıyor. İktidar medyası dezenformasyon yayarken hiçbir soruşturmaya, ilan kesme cezalarına yahut denetime tabi tutulmazken, hakikati göstermeye çalışanlar bırakalım haberi 240 karakter yüzünden dahi gözaltına alınıp, cezaevine gönderiliyor.
Mcluhan’ın “küresel köy” diye ifade ettiği internetin etkisini bugün yaşayarak görüyoruz. İktidar medyası ana akım olma yetisini kaybetmeye başladığından beri sosyal medya ile güçlenen bir alternatif oluştu. Yeni ana akım olma iddiasının en güçlü nüvesi artık sosyal medya.
Erdoğan ve propaganda müdürü Fahrettin Altun derhal sosyal medyaya müdahale için yasa çıkaracağını defaatle söylüyor. Hakikatin yaygınlaşması, sahtecilikle iktidarını örmüş bir yapı için tehdit arz ediyor. Yakın gelecekte sosyal medyaya bir düzenleme gelmesi bekleniyor. Yine yakın geçmişte onlarca, yüzlerce habere erişim engelini, gazetecilerin sebepsiz tutsak edilmesini, gazetelerin, gazetecilerin saldırıya uğramasına sıkça tanık olduk. Bunların hepsi özgür olmadığımızın kanıtı değil mi? Saldırıyorlar fakat akıntıya karşı kulaç atacak güçleri artık yok.
Ozan Gündoğdu: Düzenin iktidar sahipleri basın özgürlüğünü kendi ideolojilerinin dar penceresinden kavrıyor olabilir. Ancak özgürlük köleliğin korkakça bir biçimi değildir. Düşünce dünyamızın sınırlarını biraz zorladığımızda, iktidarın özgürlük dairesinin sınırlarına yaklaşıyoruz. O halde bu sınırlar altında özgür olduğunu düşünen gazeteci köleliğini itiraf etmekten korkuyordur. 15 Temmuz gecesi yaşananların, öncesi ve sonrasındaki gelişmelerin üzerine ne kadar gidebiliyoruz? Üzerine gitsek türlü zorluklarla karşılaşabileceğimizi bilmiyor muyuz? Veya Erdoğan’ın sağlığını konuşabiliyor muyuz? Nedir bu durum, bir doktorla röportaj yapabiliyor muyuz? O halde “rejimin çizdiği sınırlar zorla tahkim edilmiş, içine de gazeteciler hapsedilmiştir” demek ne kadar yanlış? Peki gazetecilerin üzerinde yalnızca yargı sopası mı sallandırılıyor? Medya patronlarının gazetecilik anlayışları batı standartlarının fersah fersah gerisinde. Bu durum Türkiye sermaye sınıfına ilişkin de fikir veriyor. Büyümek için iktidarın zor aygıtının en açık kullanımına muhtaç, uzun vadeli stratejik hedefler tasarlayamayan bu sınıfın gazetecilik patronluğu da Türkiye’de medyanın bu halde olmasının belki de en büyük nedeni. O halde basın özgürlüğünün önündeki en büyük iki engelin ne olduğu açık; siyasal iktidar ve sermaye sınıfı. Birbiriyle kirli bir ittifak kuran bu ikili, halkın gerçeklerle arasındaki en büyük duvar. Gazetecilerin yapmaya çalıştığı ise bu duvarda açacağı bir delikten gerçekleri gözlemekten ibaret. Fakat geleceğin aydınlık olduğuna ilişkin kuşkumuz olmasın. Yeter ki duvarı yıkmaya niyetlenmiş fikirler, bu halk tarafından tanınsın, sevilsin.
Pınar Gayıp: Gazetecilik tanımının yeniden yapıldığı günlerden geçiyoruz. Sürekli baskı altındayız; haberlerimiz kriminalize biz gazeteciler de terörize edilmeye çalışılıyoruz. AKP/MHP faşist iktidarı, her alanda olduğu gibi basın alanında da kendi gazetecisini yaratmaya çalışıyor. “Benim verdiğim bilgilerle benim istediğim şekilde haber yaparsın; aksi takdirde bedelini ödersin” diyor. Sarayın gazetecisi olmayı reddeden; halklara gerçeği ulaştırmakta, ezilenlerden yana haber yapmakta ısrarcı olan biz gazeteciler üzerinde de baskılar giderek arttıkça sürüyor.
Gazetecilik, hakikatin ve vicdanın; eşitlik ve adaletin sesini, ezilenlere ulaştırma misyonudur. Bu nedenle haberlerimiz hakkında sayısız dava açılıyor, tutsaklıkla tehdit ediliyoruz.
Yıllardır bu baskılar altıda haber yapma ısrarımızı sürüyor. Toplumsal eylemlerde polisin işkencesini belgelemeye çalışırken darp ediliyoruz. Yayınlanan Emniyet Genelgesi esasında işkencelerinin itirafı oldu. Önceden, “çekim yaptırmayacağım” diye saldıran polis, bu kez de Genelge’yi kılıf olarak kullanıyor. Darp ediliyor, cinsiyetçi küfürlere maruz kalıyor, tehdit ediliyoruz; kameralarımız elimizden alınıp kırılıyor ya da çektiğimiz görüntüler siliniyor.
Bu bahsettiklerim aslında maruz kaldığımız şiddetin özeti. Gerçeği haberleştirmekte, halka ulaştırmakta; ezilenlerden yana; kadın, işçi, emekçiden, gençlerden yana doğa talanına ve sermaye politikalarına, tüm haksızlıklara karşı haber yapmaya devam edeceğiz. Bizim eylemlerimiz de haberlerimiz. Saray, bunu istemediği için bize saldırmaya devam ediyor. Dolayısıyla Türkiye’de basın özgürlüğünden söz etmek mümkün değil.
Kalemini Musa Anter’den, Metin Göktepe’den, Kadri Bağdu’dan ve gerçeği yazma ısrarında şehit düşen basın emekçilerinden alan biz gazeteciler, bu doğrultuda yürümeye devam edeceğiz.
Sakine Orman: “Türkiye’de basın özgür mü, neden?” diye sorulunca, ben hızlıca “Hayır, özgür değil” diyebiliyorum. bianet’in 2001’den beri hazırladığı BİA Medya Gözlem Raporları bize, Türkiye’de basının ve ifade özgürlüğünün olmadığını, gazetecilerin baskı altında olduğunu kanıtlıyor. Basın örgütleri tarafından yayınlanan çeşitli raporlar da, haberini beğenmediği gazeteciyi tehdit edip dövebileceğini ve başına hiçbir şey gelmeyeceğini düşünenlerin sayısının arttığını söylüyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF), 2021 Basın Özgürlüğü Endeksi’nde de Türkiye 180 ülke içerisinde 153. sırada yer alıyor. Dolayısıyla “Türkiye’de basın özgür mü?” sorusunun cevabını çok düşünmeye gerek yok aslında.
Yakın zamandaki örneklere de bakabiliriz; son dönemlerde yangın bölgesinde akreditasyon bahanesiyle basına yönelik engellemeler gördük, sonra bunlar fiili gazeteci saldırılarına dönüştü. Dün de bir gazeteci AKP Genel Merkezi’ndeki basın açıklamasına alınmadı. Dolayısıyla hükümet sözcüleri her ne kadar Türkiye’de medyada çeşitliliğe sahip özgürlükçü bir ortamın oluştuğunu ve basın özgürlüğünün güvence altına alındığını iddia etse de biz bunun böyle olmadığını biliyoruz. Tüm bunlara rağmen gazetecilik hâlâ ayakta, bunu biliyorum. Basının özgür olacağı günlerin gelmesi dileğiyle…
Serhat Yılmaz: ‘Elbette hayır’ diyerek başlamak gerekir. Bir ülkede basının özgürlüğü ile ilgili tartışmalar, mesleğin para ile kurduğu ilişkiye göre belirlenmeli bana göre. Türkiye ve dünyada paranın egemen olduğu ve her sektörde olduğu gibi tekelleşmenin alabildiğine hız kazandığı bir süreci yaşıyoruz uzun yıllardır. Bu sürecin basın alanındaki somut sonucu ise meslek ile ilişkisi olmayan, para kazanmak için sektöre giren ya da kendisine tetikçi arayan medya patronları oldu.
Gazeteci kökenli patronların bile sayısının artık yok denecek kadar az olduğunu da biliyoruz. Bu çerçevede basının ve gazetecinin kendisine özgü ideolojik ve mesleki kaygıları, patronların maddi kazançları ya da kişisel ilişkileri nedeniyle sınırlanıyor hatta yok sayılıyor. Buraya iktidar baskısını ve ne olduğu belirsiz olan fonları da eklediğimizde ortaya karanlık bir tablo çıkıyor. Gazetecilikte ısrar eden bir avuç onurlu meslektaşımız ve militan yayıncılık yapan organlar ise bu karanlık tablodan çıkışı gösteriyor.
Sevgim Denizaltı: Elbette değil. 35 meslektaşımız cezaevinde, yüzlerce meslektaşımız yargılanıyor. Yandaş olmayan medya kuruluşlarının üzerinde çok ağır baskı var. Haber yapıyoruz, tek bir kelime hoşlarına gitmese basın ilanımızı kesiyorlar. Siyasi iktidar temsilcileri her fırsatta gazetecileri, medya kuruluşlarını terörist ilan ediyor, hedef gösteriyor. Akreditasyon uygulamaları, polis şiddetini görüntülememizi bile ‘özel hayatın gizliliği’ gerekçesiyle engelleyen saçma sapan genelgeler, halkın haber alma hakkını gasp ediyor. Gazetecilerin örgütsüzlüğü, dibe vurmuş ekonomi ve yoğun işsizlikle birleşince tüm bu baskılara karşı güçlü bir ses çıkarabilmek imkansız hale geliyor. Ama ne yaparlarsa yapsınlar bu ülkede susmayan, hayatları pahasına gerçeğin peşinde koşan gazeteciler hep vardı, bundan sonra da olacak. Bu baskılara karşı direnebilmemizin, mesleğimizi hakkıyla yapabilmemizin, halkın haber halkına sahip çıkabilmemizin yolu sendikalaşmaktan, birlik olmaktan, dayanışmayı ve basın özgürlüğü mücadelesini hep birlikte büyütmekten geçiyor.
Tolga Balcı: Bu sorunun gazetecilere sorulması bile Türkiye’de basının özgürlüğünün yok olduğunun işareti. Gazeteciler olarak bu soruyla karşı karşıya kalmamamız gerekiyordu ama geldiğimiz süreçte iktidarın ve medya patronlarının eliyle en ufak özgürlük alanımız bile gasp edilmiş durumda. Bakın sadece geçtiğimiz Ağustos’ta 5 gazeteci gözaltına alındı, 8 gazeteciye soruşturma açıldı, 6 site erişime engelledi ve birçok arkadaşımız işsiz kaldı. Sadece bir ayda mesleğimizin yaşadığı bu saldırı bile bu tarz bir soruya verecek cevabımızın ölçüsünü belirlemede yeterli.
Türkiye’de basın hiç bir zaman özgür olmadı. Basının cumhuriyet tarihi boyunca konfor alanları oldu. Bu alanlar hiç değişmedi; iktidara, sermayeye ve resmi devlet ideolojisine yaklaştığınız her vakit sizin için çizilmiş sınırlarla “özgürlük” alanlarınız olurdu. Ancak bu dönemin artık bir farkı var. İktidara ve sermayeye yakın gazetecilere çizilmiş sınırlar da artık geriye çekildi. Eskiden ‘mensubu olduğu’ partinin daha iyi olması için yapılacak ufak bir eleştiriye tahammül ediliyordu ancak şu an iktidar medyasında buna bile kimse cesaret edemiyor.
Ve tabii bir de bizim gibi gazeteciliği hakikatin ortaya çıkması için ‘enstrüman’ olarak kullanan ve halkın bilgi alması için mücadele eden insanlar var. Cumhuriyet tarihi boyunca hep saldırı altındaydık; suikastlar ve saldırılar yaşadık. Birçok gazeteciyi de böyle kaybettik. Ancak bizim için de bu dönemin bir farklılığı var. Kaba tabirle devlette eskiden var olan “başımıza bela olursa sustururuz” bakış açısı AKP ile birlikte “başımıza niye bela olmasını bekliyoruz mesleğini yaptırmayacağız” tavrına dönüştü. Son emniyet genelgesi ile saha da çalışan birçok arkadaşımız sadece polis şiddetini görüntüledikleri için bizzat kolluk tarafından şiddete maruz kaldı ve mesleklerini yapmamaları için zorlandı.
İktidarın saldırılarına karşı mücadele ederken bir de özlük haklarımız için mücadele vermekteyiz. Hâlâ internet medyasında çalışan arkadaşlarımızın bir yasal statüsü yok. Hâlâ gazeteciler kayıtsız ve güvencesiz çalıştırılmaya devam ediyor. Hâlâ birçok arkadaşımız emeğinin karşılığını alamıyor… Bu durumda olmamıza rağmen ne yazık ki gazetecilik sendika örgütlüğünün en az olduğu iş kolu. Sansüre, baskıya ve güvencesizliğe karşı mücadelemizin yolu örgütlülüğümüzden geçiyor. Daha doğrusu bizlerin “Türkiye’de basın özgür mü?” sorusu ile karşılaşmaması için yan yana gelmemiz gerekiyor. Yani evet Türkiye’de basın özgür değil ve nedeni bizim örgütsüzlüğümüz ne yazık ki.
Tolga Güney: Türkiye’de basın, ülke tarihinde hiç olmadığı kadar baskı altında. CHP’nin sadece Ağustos ayı için hazırladığı ‘Basın Özgürlüğü’ raporuna bile bakacak olursak 10 gazeteci saldırıya uğrarken 6 kanala ise çeşitli gerekçeler ile para cezası kesildi. Bununla beraber her gün ‘adalet saraylarında’ ifade vermek zorunda kalan onlarca gazeteciyi saymıyorum bile. Gazeteciler yaptığı haber yüzünden ya da bu başka bir gazetecinin haberini paylaştığı için hakkında soruşturma açılıyor ya da aylarca tutuklu kalabiliyor.
Yine özellikle yaşanan orman yangınları ve sel felaketlerinde gördüğümüz gibi Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) gerçeklerin televizyon ekranlarına yansımaması için elinden geleni yapıyor. Ülkenin aciz gösterildiği gibi bir bahanenin arkasına sığınak siyasi iktidarın talimatını alan kurum afet bölgelerinde yaşananların ortaya çıkmaması için elinden geleni yaptı. Televizyonları para cezaları ile tehdit ettiler yetmedi akreditasyon uygulamaları ile gazetecilerin afet bölgelerine geçişine izin verilmedi.
Basın özgürlüğünün ne boyutta olduğu ise asıl olarak hak mücadelesi yürüten işçi ya da doğalarını koruyan köylülerin eylemlerinde ortaya çıktı. Özellikle İstanbul, Ankara, Van gibi şehirlerde her türlü sokak eylemini yasaklayan valilikler, sokağa çıkan yurttaş ile birlikte gazetecileri de hedef aldı. Bir gazeteci boğazına basılarak öldürülmek istenirken birçok gazeteci ya kolluk kuvvetlerinin ya da sivil faşist grupların saldırısına uğradı. Yine birçok gazeteci doğa mücadelesi yürütülen köylere alınmayarak haber yapması engelleniyor.
Bu kadar baskı ve tehdide rağmen yine de özgür basın geleneğini sürdüren onlarca gazeteci bulunuyor. Gazetecilere yapılan her türlü engellemeye rağmen, mesleğin ayakta durması için çabalıyoruz. Rize’nin İkizdere Vadisinde yaşayan köylülerin de Van’da helikopterden atılan yurttaşların da sesi olmaya devam ediliyor.
Umut Taştan: Gazetecilerin haberleri nedeniyle tutsak edildiği, haber takibi sırasında gerek polis gerekse sivil faşistlerce saldırıya uğradığı, katledildiği Türkiye’de basının özgürlüğünden bahsedebilmemizin mümkünatı yok. Değil Türkiye nerede olursak olalım faşizmin olduğu, ‘biat edersen yaşarsın, etmezsen yok olursun’ düşüncesinin hüküm sürdüğü topraklarda gazetecilerin bağımsızlık ve özgürlüğünden bahsedemeyiz. Özellikle dikkat çekmek istediğim noktalardan biri de bağımsızlık. Kendi özgürlüğünü, kalemini ve hatta zihnini çıkarları doğrultusunda gerek iktidarın gerekse başka bir yönetimin eline bırakan kesimin bağımsızlık gibi bir ihtiyacı zaten yok. Geriye kalanların ise onlar tarafından tanınan sözde bağımsızlık ve özgürlüğe ihtiyacı yok. Özgür basın emekçileri biliyor ki geçmişte de günümüzde de bu kavramları gerçekleştirebilmek bizim elimizde, halkımızla birlikte yaratabileceğimiz şeyler. Bir başkasından basına özgürlük getirmesini beklemek, ‘onlar giderse özgürleşiriz’i düşünmek hata olur. Çoğumuzun çalıştığı kurumların benimsediği ideolojiler veya desteklediği siyasi partiler mevcut. Özgürleşmeye başlamamız gereken yerlerin başında buraların gelmesi gerektiğini düşünüyorum. ‘Kurum politikası, X partisini desteklemiyoruz, Y partisi kırmızı çizgimiz, Z kişisinin bize katkısı var, bu belediye bize reklam veriyor’ gibi daha nice dayatmaları kırdığımız, Türkiye halklarının emeğini göz önüne aldığımızda bir adım atmış olacağız. Bir piramit olarak düşünürsek aşağıdan yukarı doğru her basamağın etrafımıza ördüğü duvarları yıka yıka en sonunda AKP faşizmini, işkencelerini, baskılarını, hapishanelerini de elimizdeki imkanlar ve uğruna mesleğimizi yapmamız gerektiğini düşündüğüm halkın da gücüyle yıkacağız.
Gazeteciliği halkın çıkarları doğrultusunda sürdüren devrimci basın emekçileri Türkiye’de sadece AKP-MHP iktidarının değil, onlardan öncekilerin de hedefi olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Az öncede söylediğim gibi gerek basın gerekse Türkiye halkları üzerindeki AKP faşizmi bir gün elbet sona erecektir ama ya sonra? Bir başkası kendi hükümdarlığını kurmak istemeyecek midir, ‘benim borum öter artık’ demeyecek midir? Sorunun cevabı net: Tabii ki söyleyecektir. Bugün CHP’yi ya da bir başka partiyi kurtuluş olarak gören, ‘AKP gitsin de biz de rahatlarız’ düşüncesinde olan ne yazık ki çok fazla meslektaşımız var ama bunun bu şekilde olmayacağını gösteren de bir o kadar örneğimiz mevcut.
Yadigar Aygün: Türkiye’de basının özgürlüğü her geçen yıl daha da kötüye gidiyor. Böyle bir özgürlükten söz edemeyiz çünkü pek çok meslektaşımız tutuklu, cezaevinde. Çoğu meslektaşımız haber takibi esnasında gözaltına alınıyor, polis tarafından darp ediliyor. Çoğu meslektaşımız yaptığı haberler dolayısıyla yargılanıyor. Basın ve ifade özgürlüğüne ilişkin verilere baktığımızda hem uluslararası hem de Türkiye’de ki raporlarda bu çok net ortada.
AKP, yaptığı yolsuzlukların, halktan sakladığı gerçeklerin üzerini örtmek için adeta gazetecilere yönelik bir cadı avı başlatmış durumda. Son dönemde çıkarılan haksız hukuksuz genelgelerle gazetecilerin görüntü alması engelleniyor. Polis ablukasında, gazeteciler haber yapmaya çalışıyor. Son süreçte baktığımızda basına yönelik polis şiddetinin artığını biliyoruz. Darp ediliyoruz, eylem alanlarından uzaklaştırılıyoruz. Gazeteci meslektaşlarımız “Bilinmeyen kişiler” tarafından kaçırılıyor, yaptığı haberler yüzünden tehdit ediliyor. Sokaklarda gazeteciler dövülüyor.
Türkiye’de basının özgür olmadığını, tekelleşen medyayı ve bu medyanın AKP’nin yayın organları olduğunu artık herkes biliyor. Buna rağmen sayısı çok az olsa da muhalif ve özgür basın geleneğini temsil eden ender gazeteler ve gazeteciler hâlâ var. AKP ve onun emrindeki polis şiddetine rağmen özgür basın ve devrimci gazeteciler, tutuklamalara, gözaltılara, polis şiddetine rağmen gerçekleri yazmaya, sokaklarda haber takip etmeye ve gerçekleri halka ulaştırmaya devam ediyor. Bizler, ne olursa olsun halkın haber alma hakkını sonuna kadar savunacağız. İktidarların yalanlarına karşı gerçekleri yazmaya devam edeceğiz.
Gazetecilik öğrencileri ise, kendilerine yöneltilen “Türkiye’de basın özgür mü?” ve “Mesleki geleceğini nerede görüyorsun?” sorularını şöyle yanıtladı:
Erensoy Arıcan (Marmara Üniversitesi): Türkiye’de uzun zamandır basın bir ikililiğe sıkıştırılmış ve nefes almaya çalışmakta. Böylesi bir durumda basın özgürlüğünden bahsetmenin olanaksız olduğunu düşünüyorum. Kısaca mevcut iktidara yandaş olanlar ve ona muhalif olanlar üzerinden tarif edilen günümüz basını bu ikili durumdan kurtulamamakta. Aslında bu ikiliğin arasındaki geçişkenlik de oldukça kolay gözüküyor. Ancak tarifin bunlar üzerinden yapılması meselenin özünü örtücü bir etki yaptığını düşünüyorum. Bütün bu kötü tabloya karşın ilkeli ve halkın çıkarları doğrultusunda gazetecilik yapmaya çalışan basın çalışanları da olduğunu düşünüyorum.
Neden? En basitinden her iş kolunda olduğu gibi insanların yaşaması için birtakım gereksinimlere ihtiyacı var, bu basında da böyle tabii ki. Günümüz dünyasında basılı medyanın geldiği hale bakıldığında gazetecilik büyük kesimiyle bir dijital uğraşa dönüştü. Bu durumun kendisi basın kuruluşlarının ayakta kalabilmesi için fonlanmaya ya da açık bir şekilde iktidar için tetikçilik faaliyeti yapmaya başlamasını sağladı. Bunun dışında büyük medya kuruluşlarını satın alan patronlar ve para babaları basında bir tekelleşmeye neden oldu. Bu işin geldiği nokta itibari ile basın uğraşı bu tür zorunluluklarla özgür olamaz. Bir basın çalışanı bağlı olduğu şirket aleyhine bir durumda bulunamaz. Daha farklı bir basın örneği çıkarmaya çalışanlar ise çok zor durumlara karşılaşmakta, bir yerde akıntıya karşı durmakta. Ancak belli bir direnç işi olduğu için basında çalışanların büyük çoğunluğu böyle bir anlayışı tercih etmiyor.
Mesleki gelecek ile ilgili soru gazetecilik öğrencisi için çok kolay bir soru değil ancak basın iş kolundaki sömürü herhangi bir yerdekini aratmayacak kadar derin. Çoğu medya patronu staj ismi altında sizi aylarca çalıştırıp tek kuruş vermiyor. Zaten işe girdiğinizde de maaşınızı eksiksiz alabileceğiniz bir teminatı yok. Ben yine de bu durumun hep böyle olmayabileceğini düşünüyorum. Elbette biz geleceğin basın çalışanları da bir araya gelip bu çarkı tersine çeviririz. Bunu yapabildiğimiz ölçüde de daha iyi bir hayat yaşarız. Ben şahsen mesleki geleceğimi sürüden ayrılmakta görüyorum, direnç olmalıyız.
Melis Önderoğlu (Marmara Üniversitesi): Türkiye’de basın özgür değildir. “Türkiye’de basın özgürdür” diyebilmek de bizim için aslında çok uzun zamandır zor olan bir şey. Bunun somut örnekleriyle de günbegün karşı karşıya kalıyoruz zaten. Günümüzde gazeteciler mesleklerini icra ederken birçok baskıya ve sansüre maruz kalıyor. Haberlerini yayamıyor, düşüncelerini açığa vuramıyorlar. Bu sayede kamuoyu bilgilendirilemiyor. Tekelleşmiş bir medya döngüsünü de hesaba katarsak, işler daha da zorlaşıyor. Mesleklerini pratiğe döken birçok gazeteci bunun sonuçlarından nemalanıyor ki artık gazetecilerin haber yapmasından çok haber olmalarının sebebi de muhtemelen budur.
Cezaevindeki gazeteci sayısıyla, alanda şiddete maruz kalan gazeteci fotoğraflarıyla ya da hakkında dava açılan gazeteci isimlerle doluyor haber içerikleri. Bu tablo karşısında kafamızı kaldırdığımızda pek olumlu şeyler göremediğimiz için gazetecilik öğrencileri olarak da umut dolu olduğumuzu söylemek mümkün olmuyor maalesef. Elbette geleceğimiz adına kaygılı ve endişeliyiz.
Ancak yine de büyük umutlarla girdiğimiz fakültelerimizden yine aynı umut ve heyecanla çıkma isteği içerisindeyiz… Okullarımızdan mezun olduğumuzda demokrasinin, basın özgürlüğünün ve hukukun egemen olduğu bir ortamda mesleğimizi icra etmek istiyoruz.
Bora Toprak (Ankara Üniversitesi): Türkiye’de basın özgür değildir çünkü kapitalist düzen medya/basın alanında da kendini yeniden üretmektedir ve bu durum ana akım medyada da alternatif medyada da kendini göstermektedir. Bir gazetecilik öğrencisi olarak da gazetecilerin bağımsız ama taraflı olması gerektiğini düşünüyorum ve eğer ki söz konusu olan onurlu bir şekilde mesleği icra etmek isteyen bir gazeteciyse sermayenin tarafında olmaktansa işçi sınıfının tarafında olmalı diye düşünüyorum. Kendimi de gelecekte işçi sınıfına taraf bir gazetenin parçası olarak görüyorum.
Hüseyin Batuhan Eyinç (Nişantaşı Üniversitesi): İktidar medyasının ve patronların isteği üzerine maalesef özgür bir basından söz edemeyiz. Kapitalizm, patronların egemen olduğu iktidarda basının özgür olmasına izin vermeyecektir. Çünkü basının özgürlüğü oturdukları sandalyenin ayaklarını kıracaktır. Var olan kötülükleri güzelleştirircesine halka yansıtmaya çalıştıkları haberler, yayınlar artık meşruluğunu kaybetmekte. Basın emekçileri doğruları söylerken kovuldukları dokuz köyün sahibi olmaya git gide yaklaşıyor. Pandemide de görmüş olduk ki kapitalizm artık işlemiyor. İnsanın sağlığını hiçe sayan, aşıda patenti öne süren bu sistem insanların canı ve malı için olumsuzluk teşkil etmekte. Biz gazeteci adayları bu bozuk düzenin daha da gelişemeyeceğini, kapitalizmin tükendiğini biliyoruz. Ne sosyal demokratlar ne de cihatçıların olduğu bir düzende biz kendimizde bir gelecek göremiyoruz maalesef. “Gazetecinin yeri sınıfının yanıdır” diyerek, tüm öğrenci arkadaşlarımı sınıfın yanına davet ediyor kurtuluşu sosyalizmde görüyorum. Basının özgür olduğu bir düzen sosyalizmde geçerlidir.





