Son zamanlarda piyasada, son tüketim tarihi (STT) ile tavsiye edilen tüketim tarihini (TETT) aynı potada eriten dezenformasyon çabaları vardır. İşte bu yazının konusu, kafa karışıklığı yaratan bu tehlikeye dikkat çekmek üzerinedir.
Söylentiler, “Son tüketim tarihi geçen ürünlerin indirimli satıldığı ve halk sağlığının düşünülmediği” yönündedir. Elbette böyle değildir…
Bilgi eksikliğini gidermek kolaydır. Ancak bilerek yapılanla da mücadele etmek gerekir. Beni takip edenler çok iyi bilirler ki; taklit tağşiş ve pestisit konuları üzerinde çok dururum ve de tüketicinin aldatılması konularına da açıklık getiririm. STT konusunda marketlerde büyük sorun olduğuna da dikkat çekerim.
Ancak burada Tarım ve Orman Bakanlığı ile israfı önlemenin peşine düşen ve AB uygulamalarını referans alan bir girişimci grubuna yapılan haksızlığa da karşı durmak gerekiyor. Zira yapılan uygulama tüketici lehinedir…
“Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun” kapsamında, tarihi geçmiş olan ürün “ayıplı mal” sayılır ve satışı yasaktır. Uygulamada bu ürünleri satan işletmelere idari para ve kapatma cezaları verilir.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yürürlükteki Türk Gıda Kodeksi doğrultusunda TETT ve STT ayrımı çok net bir şekilde yapılmıştır. AB standartları dahilinde olan ve dünya genelinde uygulanan bir sistemi şehir efsanesine çevirmek en azından fırsatçılıktır. Bazı siyasilerin de bu konuyu kullanışlı bularak; ilgili Bakanlık ile “Yenir” mağazalar zincirine yüklenmeleri büyük haksızlıktır. Bu konuya son bölümde tekrar döneceğiz. Sektör içinden STT kontrolü konusunda sıkıntı çeken bazı çevrelerin, tüketiciyi rahatlatmak üzere “Bakın buna bakanlık da izin veriyor” algı çabasını da bir kenara koyalım.
Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi TETT’si geçen ürünler sağlık riski oluşturmayıp, sadece tat, aroma ve renk kaybına uğramış dayanıklı ürünlerdir. Örneğin, çay, kahve, şeker, uzun ömürlü içecekler, tuz, kara biber, pul biber, kekik ve diğer baharatlar, çikolata, cips, kuru yemişler, pirinç, mercimek, kuru fasulye, un, irmik, makarna, sıvı yağlar, salça ve turşular bu tip ürünlerdir.
Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne…
Türk Gıda Kodeksi Etiketleme Yönetmeliği’ne göre mikrobiyolojik açıdan hızla bozulan ve kısa sürede insan sağlığı için tehlike oluşturabilecek gıdalara TETT etiketi konamaz. Bu ürünlerde STT zorunluluğu vardır. Bunlar da örneğin, kırmızı et ve tavuk başta olmak üzere bütün et ürünleri, süt, yoğurt, peynir ve diğer süt ürünleri, balık ve diğer su ürünleri, yumurtalar ve çabuk bozulma riski olan tüm ürünlerdir.
Bütün dünyada son tüketim tarihi henüz geçmemiş ancak tarihi yaklaşan ürünler ayrı bir bölümde uyarı afişi (dikkat çekecek şekilde kırmızı veya turuncu renklerde) ile birlikte indirimli satılabilir. Bizim bazı zincirlerde, AB ülkelerinde ve ABD’de görüldüğü gibi…
STT’nin geçmesi cezai uygulamayı gerektirse de, bunun sağlık problemi yaratması durumu ayrıca katlamalı cezayı gündeme getirebilir. Zira STT güvenlik sınırıdır ve aşılma tehlikesi göze alınamaz.
Peki uygulamada durum nasıldır?
Üzülerek belirtmeliyim ki, her girdiğim markette onlarca tarihi geçmiş ürün buluyorum. Savunma şekli ise “çalışan azlığı” oluyor. İşte esas dikkat edilmesi gereken tablo budur. Hatta Avrupa’yı referans gösterenler bile var. Hani AB bünyesindeki kalite kontrol disiplinini bilmesem ben de şüpheye düşeceğim!
Almanya’da Kaufland Market, raflarında tarihi geçmiş ürün bulana 2,5 euro tutarında çek veriyor. Bu şekilde denetim görevinde tüketiciden yardım alıyor. Tahmin ediyorum ki; bunu mutlaka sorumlusuna ödetiyor. Vatandaşlarımızdan bazıları da STT’si geçmiş ürün avına çıkıyorlar ve ürünü bularak çeki alıyorlar.
Bizde de israf savaşçısı olarak tanıtılan Yenir Market’in uygulamalarında;
STT’si yaklaşan, TETT’si yaklaşan veya geçen gıda (sadece yukarda saydığım kategorilerde) ve daha çok gıda dışı ürünler ile ambalajında hasar bulunan, tedarikçinin stok fazlası veya delist ettiği ürünler için indirim geçerli oluyor. Yani birçoğunda da tarih problemi yoktur. Dolayısıyla bu satış noktasını “dar gelirliyi imha edilmesi gereken ürünlere mecbur ediyorlar” söylemi gerçek dışıdır. Kaldı ki; orta ve üst gelir grubunun da bu zincirden alabileceği ürünler vardır. Üstelik normal bir marketten STT’si yakın veya tarihi geçmiş ürünü alma riski varken, bu markette böyle bir risk yoktur. Örneğin 10 gün içinde tüketilen bir ürünü (STT’si 15 gün sonra ise) yarı fiyatına kim almak istemez ki?
Sonuç olarak; Avrupa’nın en yüksek enflasyonunun bizde olduğu; yaptığımız kıyaslamalarla en yüksek fiyat seviyelerine sahip olduğumuz ve düşük asgari ücreti de hesaba katınca, Moldova’dan sonra satın alma gücü en düşük ikinci ülke olarak öne çıktığımız çok paylaştığımız gerçeklerdir.
Ancak buradan hareketle, zengin ülkelerde bile başarı sağlamış bir israfı önleme projesini bunun arkasına bağlamak hem siyaseten hem de ekonomik açıdan doğru değildir. Zira Yenir Market modelinin, tüketici satın alma gücünü olumlu etkileme rolü vardır. Keşke yüzlerce şubeye ulaşabilse…
Kaldı ki, tüketiciye yansımayan benzer uygulama en az 30 senedir spot piyasa oluşumuyla devam ediyor. Bunun aslı anlık ve nakit satıştır. Fiyatlandırma o günkü arz talep dengesine ve yukarda saydığımız ürün özelliklerine göre değişir.
“Arka kapı satışı” en bilinen yoludur. Marka sahiplerinin stok fazlası ürünlerini ana bayilerine ve zincir marketlere uygulanan liste fiyatlarından daha düşük fiyatla piyasaya sürmeleridir. Bazen bu toplu satışlar büyük bir market zinciri üzerinden de yapılabilir. Bundan tüketicinin haberi bile olmaz, nimetlerinden de faydalanamaz. Üretici stok fazlasından kurtulduğu gibi nakit akışını da güçlendirir, alıcılar ise peşin alımda kaybettiklerini tüketiciye aktarırken fazlasıyla kâra ilave edebilir. Bu son uygulamada ise perakendeci ile tüketici birlikte kazanmaktalar. Daha ne olsun?





