Yüksek enflasyondan ek kâr sağlayanları sık sık gündeme getiriyoruz ve istatistiki verilerle de bunu destekliyoruz. Bu arada gelirini reel olarak enflasyon kadar artıramayan kesimin kaybını da, Gini katsayılarını takip ederek kıyaslamalı şekilde aktarıyoruz. Sabit gelirlinin enflasyondan nasıl korunacağına dair de fikirler üretmeye çalışıyoruz. Kısaca, en az beş yıldır enflasyon hız kesmediği için servet dağılımındaki bozulmanın daha da artacağından bahsetmekteyiz. Dolayısıyla yüksek enflasyonun kaybedenleri bellidir…
Buradan hareketle geçen bu sürede nereden nereye geldiğimizi; dışardan bakan bir kuruluşun raporundan daha iyi anlama imkânı bulabiliriz.
Araştırmayı yapan Knight Frank, 1896 yılında kurulan ve merkezi Londra’da bulunan, 70’den fazla ülkede faaliyeti olan 130 yıllık bir gayrimenkul danışmanlık grubudur.
“Knight Frank 2026 Servet Raporu”na göre, Türkiye, ultra zengin artış hızında Avrupa ikincisi çıkmış. Yani enflasyon oranında Avrupa birincisi, zengin yaratmada Avrupa ikincisi olmuşuz. Esasında bu iki özellik yan yana geldikten sonra başka bir söze gerek kalmasa da raporun bize ait kısmına göz atalım…
Raporda, Türkiye’nin 30 milyon dolar üzeri serveti olanların sayısında son beş yılda en hızlı artışın gerçekleştiği birkaç ülke arasına girdiği açıklanıyor.
Euronews’in haberinde, rapordaki en dikkat çekici verilerden biri Türkiye’ye ait 2021-2026 yılları arasındaki beş yıllık süreci kapsayan verilere göre; Türkiye yüzde 94’lük zengin artış hızıyla Polonya’nın (yüzde 109) ardından Avrupa’da ultra zengin nüfusu en hızlı büyüyen ikinci ülke olmuş. Bu dönemde Türkiye’de asgari net serveti 30 milyon dolar olanlar grubuna 2 bin 34 kişi daha katılmış. Dolayısıyla bana “enflasyonun kazananı mı olur?” şeklinde eleştirel soru yöneltenlere bu tabloyu ithaf ediyorum…
Esasında bunu anlamak için iktisatçı olmaya da gerek yoktur. Zira basit bir mantık yürütmeyle kazanan da, kaybeden de apaçık ortadadır. Yüksek enflasyon her ay fiyatlar genel seviyesini artırırken, 12 ay boyunca asgari ücreti değişmeyen (diğer sabit gelirliler de öyle), yani harcaması artarken geliri sabit kalan vatandaş kaybeden taraftadır…
Diğer tarafta ise;
- Kendi ürününe fiyat belirleme özgürlüğü olanlar ve kâr marjını artırma imkânı bulanlar,
- Yüksek mevduat hesabından faiz geliri sağlayanlar,
- Kur Korumalı Mevduat (KKM) sayesinde, enflasyon ortamında kaybetme ihtimali bulunmayan ama kazanma ihtimali daha yüksek olanlar,
- Genellikle enflasyon üzerinde değer kazanan; gayrimenkul, altın ve benzeri fiziksel varlıklara sahip olanlar,
- Ürünü veya hammaddeyi eski fiyattan stoklayıp, enflasyon desteği ile yüksek fiyattan satanlar,
- Sabit faizle borç alıp (örneğin konut kredisi) enflasyonun erittiği para değeri sayesinde borcunu azaltanlar…
Yukarda belirttiğim kazançlar, piyasa şartlarının sağladığı avantajlardır.
Bir de bu kadarıyla yetinmeyip, fırsatçı enflasyonu yaratanlar, kayıt dışına kayarak kendilerine vergi tasarrufu (!) sağlayanları da görmek mümkündür.
“Konkordato sayıları yıldan yıla bu kadar hızlı artarken, bu tespitler biraz iddialı olmuyor mu?” denebilir. Benim sorum da; “Konkordato ilan eden veya şirketi iflas eden bir iş adamının lüks konutunu ve pahalı arabasını terk ettiğini hiç gördünüz mü?” olur. Cevap bellidir; fakir şirketin zengin patronu safrayı attıktan sonra yaşam kalitesinde kayıp yaşamadığı gibi neşesi de hiç eksilmez.
Batı ülkelerinde ise, konkordato talebi kabul gören iş adamının ilk etapta mal varlığına el konur ve borçlarını devlet üstlenir. Şirket sahibi de asgari ücretle maaşa bağlanır. Süreç sonunda borçlar kapanmışsa el konan mallar iade edilir.
Böylece bizdeki gibi her konkordato ilan edenin onlarca mağdur alacaklısı da olmaz. Burada adil olmayan bir husus yok herhalde…
Sonuç olarak; dar gelirli vatandaş yüksek enflasyonu yaratmadığı halde bunun faturasını ödüyor. Fiyatını kendi belirleyen de hem enflasyon yaratıyor hem de bunun üzerinden ek kazanç sağlayabiliyor.
Elbette topluma karşı sorumluluk sahibi iş insanlarının sayısı da az değildir. Sadece kâr elde etmeyi değil, çevreye, çalışanlara ve topluma değer katmayı hedefleyenleri de bu bakımdan tenzih ediyorum.
Onların da hayat pahalılığının sürekli arttığını (hem de döviz bazında) ve büyük halk kesiminin hayat standardını düşürdüğünü kabul ettiklerini biliyorum.
Satın alma gücü paritesi hesaplamalarında küresel standart ve referans ülkesi olan ABD’de, aynı perakendeciden (Costco) iki yıl ara ile yapılan iki alışveriş (2019-2021) tutarının değişmediğini gösterdik. Bununla da yetinmedik, yerli markalarımızın bile ABD’de dolar bazında ülkemizden daha ucuza satıldığını yerinden aktardık. Dolayısıyla ABD tüketicisinin artan geliri ve değişmeyen harcaması ile refahını sürekli artırdığı gerçekken; onu sabit bir nirengi noktası yapıp, bizi de sanal olarak ona yaklaştırmaları yanlışını da göstermiş olduk.
Bu durum sürdürülebilir değildir. Vatanını milletini seven herkesin enflasyonla mücadeleye destek olması gerekir.
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün referans alacağımız iki önemli sözü ile bitirelim; “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” ve “Hiçbir millet yoktur ki, ahlâk esaslarına dayanmadan yükselebilsin.”
Not: Savaş nedeniyle son aylarda artan petrol fiyatları konumuzun dışındadır.










