Burada uzayan listeyi vermek yerine, yabancıların özellikle gıda sektöründeki markalarımıza olan ilgisini yorumlayacağım. Zira dijital ortamda bu listelere ulaşmak çok kolaydır.
Önce bu aşırı ilginin nedenlerine bakmak gerekir. O zaman görülecektir ki; bu beklenmeyen bir durum değildir. Zira alan da satan da bu ticaretten son derece memnundur. Yani bu alışverişin kaybedeni yoktur!
- Gıda sektörümüzde kâr marjları, özellikle ölçek avantajına sahip şirketlerimizde (ölçek ekonomisi) küresel ortalamanın üzerindedir. Üstelik 85 milyonluk bir ülkede ulusal zincir sayısının beş olması üretici markalar açısından avantajdır. Örneğin 6 milyon nüfuslu Danimarka’da 11 ulusal perakende zincir vardır ve aralarında kıyasıya rekabet yaşanmaktadır. Benzer durum 10 milyon nüfuslu Portekiz için de geçerlidir.
Peki bu ne demektir?
- Bizdeki ticari ortam, tedarikçinin piyasayı daha rahat kontrol etmesini ve az sayıda perakendeci ile “kazan kazan” uygulamasını kolaylaştırmaktadır. Devamında sektör içindeki diğer zincirlerin de belirlenen ana stratejiye uyumlarını sağlamak o kadar zor olmamaktadır.
- Bütün dünya ile döviz bazında fiyat kıyaslamaları yapmaktayız. Küresel markaların ülkemizdeki kadar fiyatlama rahatlığını diğer ülkelerde göremiyoruz. Yani döviz bazında pahalı kalmamız şirketlerimizi cazip kılmaktadır.
- Dolayısıyla yabancı yatırımcıların ileriyi görerek, “kavgada yumruk sayılmaz” kabilinden biraz daha bonkör davranması mümkün olmaktadır. Yerli marka sahipleri de bir anda elde edecekleri yüksek kazancın etkisiyle şirketlerini hızlı şekilde elden çıkarabilmekteler. Böylece iki tarafta bu alışverişten kârlı çıktıklarını düşünmekteler.
- Şirketlerini elden çıkaran iş insanlarımız bir taraftan istihdam yükünden kurtulurken, diğer taraftan ülkemizde çok geçerli olan rant ekonomisine dahil olarak servetlerini daha hızlı büyütmeyi tercih etmekteler.
Alanı da satanı da eleştirmek haksızlıktır. Empati yaptığımızda görüyoruz ki; ülkemizdeki bu ticari ortam yatırımcıların hatası değildir.
- Yukardaki her iki kulvarın da tatminkâr kazanç sağlaması; geriye kalan birçok markayı da yabancılara kaptıracağımızın işareti sayılabilir.
Peki nereye kadar?
. Bir taraftan servet dağılımı hızla bozulurken, diğer yandan rekabetçiliğin ortadan kalkmasıyla; geriye üst gelir grubu ile alt gelir grubu kalacak, kaybolan orta gelir grubu nedeniyle de ekonomik büyüme ivme kaybedecektir.
. Yabancı sermayeli şirketleri bünyesinde barındıran YASED (Yabancı Sermaye Derneği) gün geçtikçe büyüyen öncü bir sivil toplum kuruluşudur.
Resmi politikalar üzerinde etkilerini artırmalarının getireceği durumu tahmin etmek zor değildir. Yerli yatırımcıların bir de bu yönden bakmaları isabetli olur.
- Elbette Türk şirketleri de küresel markaları (sayıca az da olsa) bünyelerine katıyorlar. Aradaki önemli fark; alınan markaların küresel şöhretinden istifade amaçlanırken, satılan şirketlerin yerel bilinirliğini küresel alana taşımanın zaman ve ek yatırımlar (özellikle teknoloji) gerektireceğidir. Acaba yabancı yatırımcı bu zahmetli süreci neden göze almaktadır. Bir kısmını yukarda açıkladım.
Devam edelim…
- Yıllardır “katma değerli ürünler ihraç etmeyi” konuşuyoruz. Ancak hâlâ zeytinyağını, balı, fındığı dökme olarak gönderiyoruz. Hatta fındığımızı, satın aldığı yerli firma kanalıyla ucuza kapatıp, yüksek kâr marjıyla dünyaya satan bir marka örnek model oluşturuyor. Sayılarının artma ihtimali vardır.
- İç piyasaya gelince; ülkemizde üretilen suyu, sütü, zeytini, tavuğu, kırmızı eti, kuruyemişi, çayı, buğdayı (ekmek ve makarna olarak) işleyerek uygun buldukları fiyatla tüketicilerimize sunarak, elde ettikleri kârı da kendi ülkelerine taşıyorlar. Tekrar ediyorum; onları da eleştirmiyorum, kendi ülkem adına özeleştiri yapıyorum. Zira girişimcilik en uygun pazarlara odaklanmayı gerektirir. Eğer siz kendi değerlerinize sahip çıkamıyorsanız, yabancıya kızma hakkınız kalmaz.
İşte bu gelişmeyle, “Elin taşıyla elin kuşunu vurmak” sözü rafa kalkıyor, yerine “Elin taşıyla kendi kuşunu vurmak” sözü devreye giriyor.
Sonuç olarak; bir ülkeye yabancı yatırımın gelmesi ve sıfırdan değer yaratması arzu edilen bir şeydir. Ancak bizdeki durum bu değildir. Başarılı şirketlerimizin salgın halinde el değiştirmesidir. Maalesef uzun vadede bunun ne demek olduğunu yaşayarak göreceğiz.
Kaldı ki yabancı yatırımcılar Türkiye sınırları içinde kuracakları şirket türünde Türkler ile eşit haklara sahiptir. Hatta şirket sahipleri çeşitli vergi avantajlarından yararlanıp, elde ettikleri gelirleri yurt dışına serbestçe transfer edebilirler. Türkiye’de kurdukları şirketler için yabancı personel istihdamına dair çalışma iznini de kolayca alabilirler. (Kaynak: Mükellef)
Bunu desteklemek başka bir şey, yıllarca emek harcanmış başarılı yerli markaların kaybına dertlenmek ise başka bir şeydir. Meramımın anlaşıldığını umuyorum.





