Baştan hatırlatmakta yarar var; bu yazıda sadece meyve sebze pazar esnafı konu edilmiştir. “Yöresel Ürün Pazarı” adıyla her türlü et ve süt ürününün hijyen kuralları hiçe sayılarak açıkta satıldığı bazı yerler konumuz dışındadır.
Önce nereden nereye geldiğimize bakalım…
- 70’li yılların sonuna doğru semt pazarları oldukça ucuzdu. Ancak mostra (göstermelik teşhir)uygulaması ile hangi kaliteyi satın aldığınızı ancak eve gidince anlardınız.
- Sokaklar seyyar satıcıdan geçilmezdi. Ve marketlerin en önemli rakipleri bunlardı. Market önlerine gelirler ve aşırı fiyat farkları ile müşteriye geçit vermezlerdi. Mostra düzenleme burada da geçerliydi. Teşhirin ön yüzünü görür, kararınızı verirdiniz. Oysa satıcı mostraya dokunmaz, arkadan doldururdu…
- Marketler, kendileri için pek de uygun olmayan bu ortama çare bulmak zorundalardı. Türkiye’de ilk defa ‘SEÇ-AL’ kampanyasını 1977 yılında Migros başlatmıştır. İtiraf edeyim, bu kampanyaya ben karşıydım. Nedeni de satın aldığım ürünlerde artacak fire korkusuydu. Pazarlama toplantısından oy çokluğu çıkmasa da, sert mizacıyla tanınan üst amirimiz kararını vermişti bile…
Afişler hazırlandı ve uygun yerlere asıldı. Bu karar devrim niteliğindeydi, çünkü o güne kadar tüketicinin ürüne dokunması mümkün değildi. Elbette uygulamanın ilk günlerinde mostra erbabından oldukça fazla tehditler aldık.
- Ancak onların da ürünü seçtirememesinin haklı sebepleri vardı. Zira şehir hallerinde standart ürün yoktu. Sandıkların üstüne gösterişli mallar, altına da elde kalan ne varsa doldurulurdu. Dolayısıyla bu durum, hal komisyoncuları tarafında da şaşkınlık yaratmıştı.
- Migros ise direkt tarladan-bahçeden alım yaptığı ve Mersin, Antalya, İzmir, Bursa bölge depolarında ürünü standart hale getirerek büyük şehre sevk ettiği için müşteri tarafından seçilmesini risk olarak görmüyordu.
Ürünü, 1. kalite,2.kalite, 3.kalite olarak ayırıyor, sandıklara bu etiketleri yapıştırıyorduk. Bu sadece kalite tarafıydı ve bir de kalibraj tarafı vardı. Onu da A,B,C şeklinde ayırıyor ve kalite etiketlerinin yanına ekliyorduk.
Örneğin elma Eğirdir’den geliyorsa, en büyük boy olanlar 1-A etiketine sahip oluyordu. Eğirdir’den gelen daha küçük boylar ise 1-B ve 1-C şeklinde etiketleniyordu. Ve soğuk hava deposundan da bu sıra ile çekiliyordu. Bu bölgenin ürününü farklı yapan rengi ve tadıydı. Eğer portakal Finike’den geliyorsa aynı şekilde sınıflamaya tabi tutuluyordu. Tadı ve suyu bu seviyede olmayan bir başka bölge ürünü ise 2-A / 2-B / 2-C şeklinde işaretleniyordu.
- Bu titiz çalışmanın devamında, satışa sunulan ürün tezgâha boca edilmiyor, gün içinde takviyesi yapılıyordu. Elbette buna rağmen fire bir miktar artıyordu ama ona da ikinci satış olarak çare bulunuyordu. Satışlar ilk 6 ayda bile ikiye katlanmıştı. Ve daha sonra da mevsimin ana kalem malları (kışın portakal, yazın çilek ve şeftali), trafiğe müsait yerlerdeki şubelerin her birinde günde birer kamyon (kamyon üzerinden) satılmaya başlamıştı.
- SEÇ-AL fiyatla da destekleniyor, üreticiden direkt alımın avantajı müşteri ile paylaşılıyordu.
- Seneler geçip bu günlere geldiğimizde birçok şey değişti…
- En olumlu gelişme, ülke genelinde çoğunlukla standartlaşmadaki iyileşmedir.
- Bugün çok hassas ürünler hariç bütün marketlerde ürünü seçmek serbesttir.
- Pazarlarda seçtiren tezgahlar azınlıkta, seçtirmeyen tezgahlar hâlâ çoğunluktadır. Ancak pazardaki kalite marketi geçmiştir. Fiyatlar düşüktür ama esas kalite farkı ‘seçtirme avantajı’na galip gelmiştir.
Şimdi fiyat demişken 6 çeşit ürünün ulusal market- pazar kıyaslamasını yapalım. 18 Mayıs Pazartesi günü Göztepe semt pazarında; markette 420 TL olan kiraz 200 TL, markette 103 TL olan yerli muz 80 TL, markette 90 TL olan kayısı 75 TL, markette 206 TL olan malta eriği 100 TL, Markette 69 TL olan soyulmuş enginar 50 TL idi. Ayrıca, zengin müşteriye hizmet veren bir zincirden oldukça pahalıya aldığım pembe domatesin içi kısmen beyaz çıkarken; o fiyata yakın pazardan aldığım ve seçemediğim domatesin görüntüsü, iç rengi ve tadı fark yaratıyordu. Buraya kadarı pembe domatesin gerçeği ile ilgilidir. Bir de birçok market tezgahında ‘pembe domates’ adıyla satılan yerli ürünler var ki, o ürünler pembe domates değildir. 70-80 lira daha ucuza satılması, ne fiyat ne de kalite olarak dikkate alınmasını gerektirmiyor.
- Son yılların en olumsuz gelişmesi; bazı perakendecilerin, aracıları kaldırıp en kısa yoldan tedariği sağlamaları gerekirken, kendi aracı kuruluşlarını devreye sokarak “bir koyundan iki post çıkarmayı” amaçlamalarıdır. Bu durum fiyatların iyice şişmesine sebep oluyor.
Sonuç olarak; benim tavsiyem, bilhassa pazarlara yakın şubesi olan marketlerin önce aynı kaliteyi sağlamalarıdır. Yoksa semt pazarı kurulan günlerde yapılan indirimlerle sonuç almak kolay değildir. Üzülerek söylemeliyim ki, bazı ulusal perakendecilerin tezgahlarında alınacak mal yoktur. Örneğin karnabaharlar içinden lekesiz olanını bulmak mümkün olamamaktadır. Kuru soğan, patates ve bazı yeşillikleri seçerek almanıza rağmen evdeki ömrü 2 gün sürmektedir. Avrupa’da tezgahlarda en yüksek 1,5 euroya gördüğümüz ithal muzlar yerine, bizim bazı market tezgahlarındaki kararmış yerli muzlar hem 110- 120 TL’ye (2,3 euroya) satılmakta hem de hiçbir indirim uygulanmadan gün bitiminde çöpe gitmektedir.
Ülke genelinde, “geleneksel perakendecilerin hâlâ hâkim durumda olduğu” söylemi doğru olabilir ama bu büyük şehirler için geçerli değildir. İstanbul’da, birer bakkal, manav ve kasabın bulunduğu bir semtte 7-8 tane market zincirine ait şube yer almaktadır. Kaldı ki, eski senelerdeki seyyar satıcı rekabeti de neredeyse yok gibidir. Yani organize perakende zincirler bugün büyük şehirlere hâkim vaziyetteler. Belki de günümüzdeki aşırı rahatlık bundan kaynaklanıyor olabilir ama sürdürülebilir değildir.





