Satınalma gücü paritesi (SAGP), birbirinden farklı para birimleri arasındaki satınalma gücünü eşitleyerek ülkeler arasındaki fiyat düzeylerini aynı seviyeye getiren bir değişim oranıdır. Belirli bir mal ve hizmet sepetine sahip olabilmek için gereken ulusal para tutarlarının birbirleriyle oranlanması şeklinde hesaplanmaktadır.
Daha önce “Satınalma gücü paritesi” ve “Satınalma gücü paritesi 2” başlıklı yazılarımda detaylı şekilde ele aldığım bu konunun eksik kalmasını istemedim.
Satınalma gücü paritesi, 1918 yılında İsveçli ekonomist Gustav Cassel tarafından literatüre kazandırılan bir döviz kuru belirleme teorisidir. Birinci Dünya Savaşı süresince çeşitli ölçülerde enflasyon deneyimi yaşayan ülkelerin, para birimlerini uluslararası alanda yeniden düzenlemek adına geliştirilen bir yaklaşımdır. Bu dönemde Cassel, nispi altın paritesinin belirlenmesine yönelik bir araç olarak ‘satınalma gücü paritesi’nin kullanımını teşvik etmiştir.
Temel olarak 1914 yılının başlarından itibaren tüketici fiyat endeksinin hesaplanmasını ve bu enflasyon farklılıklarının kullanılması sayesinde de satınalma gücü paritesini sürdürmek için gereken döviz kuru değişimlerinin ölçülmesi gerekliliğini ileri sürmüştür. (Rogoff, 1996: 648-649)
Birinci Dünya Savaşı ortamı ve o günkü ihtiyaçlara dönük oluşan bu teori, halen uluslararası finans literatürünün en tartışmalı konularından biridir.
Ancak IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumların bu teoriye sarılmaları ve kullandırmak istemeleri hiç tesadüf değildir.
SAGP, gelişen ülkelerin, gelişmekte olan ülkelere sundukları bir ikramdır! Gelişmekte olan ülkeler, kendilerini mevcut durumlarından daha iyi hissetmeliler ki, küresel düzenin ahengi bozulmasın ve merkezdeki ülkeler çevredeki ülkelerin kaynaklarını kendi çıkarları uğruna daha rahat kullanabilsinler.
SAGP hesabıyla; gelişmiş ülkelerin kişi başı gelirleri eksilirken, gelişmekte olan ülkeler aşağıdaki dezavantajlarına rağmen SAGP’ye göre kişi başı gelirlerini artırmaktalar.
İşte farklar:
- Hammadde kullanımında dışa bağımlılık,
- Teknoloji düzeyinin yetersizliği,
- İthal girdilerin fazlalığı sebebiyle dış ticaret açıkları,
- Yabancı kaynak ihtiyacı,
- Dış borçların ağırlığı,
- Her ülkede önemli mal ve hizmetlerin endeks içindeki ağırlıklarının farklılığı,
- Mallar arasındaki kalite farklılıkları,
- Ülkeler arasında fiyat eşitliğini bozan engellerin varlığı (kotalar, gümrük tarifeleri, taşıma giderleri gibi).
Bu kadar farka rağmen standart bir endeks üzerinden yapılan SAGP temelli kıyaslamalar ile sonuca ulaşmak gerçekçi olmasa gerek.
Bu sistemin ne kadar hayali varsayımlara dayandırıldığını gösteren bir örneği Uğur Gürses çok güzel açıklamış. Bir kısmını aktarıyorum.
Bloomberg’in verdiği haberde, raporun kaynağı Britanya’nın büyük bankalarından Standard Chartered.
Rapora göre; Türkiye küresel ekonomide 2020’de 9. ülke, 2030’da 5. ülke olacakmış.
Neye göre?
Satınalma gücü paritesine göre!
Peki hangi dolar kuru paritesine göre?
Dolar kurunun 2019 sonunda 6.60 olacağı, 2020 sonunda 7 olduktan sonra 2021’de birdenbire 4.1’e gerileyeceği varsayılmış. Sonrasında da 2030 sonuna kadar 5 TL olacağı öngörülmüş.
Böyle bir mucizeyi bu topraklarda kim istemez?
Ancak içinin iyi doldurulması gerekirdi. 2020-2030 aralığında ve 10 sene boyunca dolar kurunu bu günkü kurdan da daha düşük seyrettirecek sebepler tek tek açıklanmalıydı. Varsayımlara temel oluşturan senaryolar bu tip raporların özüdür. Eksikliği durumunda o rapora itibar edilmez
SAGP’nin en önemli destekçilerinden IMF’ye göre bile Türkiye’nin aynı metotla 2020’de 13. sırada olacağı öngörülmüştür.
İşte SAGP böyle bir şeydir. Kuruma göre, kişiye göre, hayal gücüne göre oluşan mutluluk reçetesidir.
Örneğin 2016 için Türkiye’deki kişibaşı milli gelir 10 bin 743 dolar, IMF’nin hesapladığı satınalma gücü paritesine göre kişibaşı milli gelir ise 24 bin 912 dolar bulunmuştu.
Bunun anlamı şu; 10 bin 743 dolarlık gelirle Türkiye’den satın alınabilecek mal ve hizmetin, dünya ortalamasındaki ederi 24 bin 912 dolarmış.
Sanki bu halk 10 bin 743 dolarlık geliri ile aldıklarını küresel piyasada satmış ve 2.5 kat parayı da cebine koymuş!
Cebe girmeyen para gelir sayılabilir mi?
Şimdi denebilir ki; “bu teorideki en önemli nokta, ülke vatandaşlarının paralarını kendi ülkelerinde harcadıkları varsayımıdır.”
Evet biliyorum, zaten en önemli tuhaflıkta burada ya. Madem ki teorinin sahipleri “farz edelim ki öyle…” diyebiliyorlar ve benim gelirimi 2.5 kata çıkartıyorlar. Ben de diyorum ki; “farz edelim ben o gelirle sizin ülkenize geldim, neden buradakinin yarısı kadar mal ve hizmete kavuşamıyorum?”
Madem ki farz ediyoruz, hayal öyle kurulmaz böyle kurulur!
Küresel güçlerin hesabıyla dünyada fakir ülke yoktur. Teori de zaten bunun üzerine kurulmuş.
Birinci ülkede 100 doları 100 liradan kolay harcayan ve piyasalara talep patlaması yaşatan bir tüketici grubu varken, ikinci ülkede sınırlı kaynağını gıdım gıdım harcayan bir tüketici grubu var. Bu iki ülkede fiyat ve kalite seviyesinin farklı çıkması kadar doğal bir sonuç olabilir mi?
Böyle iki benzemez pazarın kıyaslanmasından, tek tabloda ikincinin lehine bir sonuç çıkar mı?
Çıkacağını söyleyenlerin sağlam gerekçesi var; “mesela yani” diyorlar!
Gerçek tablo ortadayken ‘mesela’ demeye gerek var mı?
TÜİK verilerine göre, 2018 yılı kişibaşı milli gelirimiz (GSYH) 9.632 dolar olarak hesaplanmış. Kişibaşı milli gelir 10 senedir ilk defa 10 bin doların altına düşmüş. Benzer veriye rastlayana kadar geriye gittim, 2007’de kişibaşı milli gelirimiz 9.656 dolarmış. Yani 11 sene önceye dönmüşüz.
Satınalma gücü paritesini masal sınıfına sokan sadece bu da değil!
ABD merkezli yayın kuruluşu Bloomberg’ün enflasyon ve işsizlik oranlarını toplayarak oluşturduğu, ‘Sefalet Endeksi’ diye adlandırdığı listede Türkiye 62 ülke arasında 4. sıraya sahiptir. Enflasyon oranı yüzde 8 milyonu aşan Venezuela, en olumsuz verileriyle açık ara birinci olurken, onu sırayla Arjantin, Güney Afrika ve Türkiye izliyor.
Bloomberg ‘Sefalet endeksi’
(Puana göre)
| Ülke | 2019 Endeks Tahmini |
| Venezuela | 8.000.011,40 |
| Arjantin | 51,4 |
| Güney Afrika | 32,3 |
| Türkiye | 30,2 |
| Yunanistan | 19,2 |
| Ukrayna | 17,3 |
| Uruguay | 16,2 |
| Brezilya – İspanya | 15,2 |
| Suudi Arabistan | 14,4 |
| Sırbistan | 14,3 |
Not: Bloomberg ‘Sefalet endeksi’ olarak adlandırdığı puanlamayı ülkelerin yıllık enflasyon oranı ile işsizlik oranı verilerini toplayarak oluşturuyor.
Kaynak: Bloomberg-BBC
Sonuç olarak; ülkeler arasındaki fiyat farklılaşmasının sebebi gelir farklılaşmasıdır. Geliri düşük olan ülkenin insanına “ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorsun?” diye sormak yerine, “aynı malı daha ucuza alıyorsun, o zaman zengin sayılırsın” demek aklıyla alay etmektir. Asgari ücret Almanya’da 1593 Euro, Türkiye’de 2020 TL iken; Almanya’da 100 Euroya dolan market arabasının, Türkiye’de 100 TL’ye yarısı dolmuyorsa artık bu hikâyenin son bulması gerekiyor.






