İki genç kadın konuşuyor:
“Neden ayrıldın kocandan? Çok mutluydunuz.”
“De”leri, “ki”leri doğru yazamıyordu. Daha fazla dayanamadım.”
Bu, işin şakası olsa da yanlış yazım, yetersiz anlama ve anlatma yaşamın her alanında yıkıcı etkisi kendini gösteriyor. Bundandır, Damat Beyin Maliye Bakanlığından “istifa” yazısı günlerdir dillerden düşmüyor. Onun içeriği kadar yazımı da konuşuluyor. Arkasından, kimi devlet büyüklerimizin yakın yıllarda yaptıkları yazım yanlışları aklımıza geliyor. Daha birkaç yıl önce Başbakan Binali Yıldırım Erzincan’a gitmiş, yeni öğretim yılı başlama dersi için bir sınıfa girmişti. Kara tahtaya dört sözcüklü bir cümle yazmıştı. Dört sözcükte sekiz yanlış bize el sallıyordu. Televizyonlar hemen kayda geçirmişti; yazılar anında silinmiş olsa da. Devletin ileri gelenleri yazılarında bunca yanlışı yaparken, öğrencilerden doğru yazmaları nasıl istenir?
Türkçe dersi, anlama, anlatma üzerine kuruludur. Anlatmanın yazılı ve sözlü bölümleri vardır. Bir düşüncemizi, bir dileğimizi yazılı ve sözlü olarak anlatırken uyacağımız dilimizin bazı kuralları bulunuyor. Hiç kimse, ben bu kuralları tanımıyorum diyemez.
Atatürk, İsmet İnönü, Bülent Ecevit gibi devlet adamlarında en küçük bir dil yanlışı göremezsiniz. Atatürk de, İsmet İnönü de Türkçenin öncüleri olmuştur. Devletin en küçük birimine bir memur alınırken ince ince sınavlar yapılır. Ama üst düzey yöneticileri atamasına sıra gelince onlarda başka ölçüler aranıyor demek. Bozuk ekonomi insanları ne denli sarsıyorsa, bozuk anlatım da ondan aşağı kalmaz.
Ortaokul, lise sınıflarında Türkçe ve edebiyat baraj dersi idi. O dersler, Öğretmenler Kurulunda görüşülmez, ancak hak edince bir üst sınıfa geçilirdi. O dersten geçilince ancak bir üst sınıfta okuma hakkı kazanılırdı. Türkçe konuları içinde dilekçe, telgraf yazmasını öğrenmek de vardı.
Konfüçyüs’ün dille ilgili o ünlü sözünü çoğumuz biliriz. Konfüçyüs’e sorarlar: ‘’Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsanız, işe nereden başlarsınız?’’ Bilge, hiç düşünmeden yanıtlar: ‘’Dilden’’ der. Anlatımın aracı olan dil böylesine önemliyken bu bizim devlet büyüklerinin bunca açıkları nasıl kapanacak? Onun için diyorum ki, Türkçeden çakanlardan başarı beklenemez. Öyle de oluyor. Türkçeden sınıfta çakanlar, gün geliyor devlet yönetiminin tepelerinde görev alıyor; Türkçe bilgisi daha ilk adımda kendini gösteriyor. Böylece, bizimkiler MÖ yaşamış bilge Konfüçyüs’ün çok gerisine savruluyor. Bir insan için bundan daha düşük düzey ne olabilir?
Unutamadığım bir dilekçe olayı daha var. Sonradan milletvekili, bakan olacak Ayvaz Gökdemir (1942-2008) edebiyat öğretmeniydi. Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü müdürlüğü (1977) sırasında yazdığı bir dilekçe basında yer almıştı. Kendisi kısa dilekçe olmasına karşın onca yanlışlarının yankıları günlerce sürmüştü. Kırk yıldan çok zaman geçtiği halde dilekçe şimdi bile gözümün önünde. Gökdemir, hem edebiyat öğretmeni, hem Türkçe öğretmeni de yetiştiren ülkemizin en köklü, en önemli bir eğitim kurumunun başında bulunuyordu. Onun yetiştirdiği öğretmen de onun gibi olacaktı. Türkçenin canına okuma kimsenin hakkı değildir. Hele hele, devletin yukarı katlarındakilerin sorumluluğu daha büyüktür.
Niteliğe önem verilmezse, daha neler neler görülür.
Türkçeden çakanlardan, Türkçenin canına okuyanlardan başka alanlarda da başarı beklenemez.





