Nakit akış yönetimindeki yetersizlik sebebiyle finansman sıkıntısı yaşayan ve işletme sermayesi eriyen işletmelerin konkordato talepleri adeta rekor kırıyor.
Bu konuyu en başa almam hiç tesadüf değildir. Zira ülkemizde sadece aldığı ve sattığı fiyata odaklanan ama nakit akışına hiç kafa yormayan çok şirket vardır.
2025 yılının ilk 6 ayında mahkemelerce verilen konkordato geçici mühlet kararı sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 108 artarak 1.259’a ulaştı.
Bu neden önemlidir?
Konkordato, borçlarını yeniden yapılandırmak isteyen şirketlerin başvurdukları hukuki bir yöntemdir. Mali durumu bozulmuş olan borçlu şirket, borçlarını belli bir oranda ve vadede ödemek üzere konkordato sürecinde alacaklıları ile mahkeme aracılığıyla anlaşma yapabilir. Mevcut sistemde bir şirketin kurtuluşu amaçlanırken, tedarikçisi durumundaki onlarca şirket daha alacakları ertelendiği için zora girer. İşte en fenası bu zincirleme etkidir.
Peki buradan nasıl çıkılabilir?
Öncelikle bazı şirketlerin yasal boşlukları kötüye kullanarak, geçici bir süre de olsa borçlarından kurtaracak koruma kalkanına sahip olma arzuları boşa çıkarılmalıdır.
Ekonomideki belirsizliği artıran yüksek enflasyon oranlarının makul düzeylere indirilmesi ile ancak tüketici talebinde istikrar sağlanabilir. Zor olduğu açıktır.
Zira faiz oranlarındaki aşırı yükseklik tasarrufları artırırken, özel tüketim harcamalarını olumsuz etkiler. Türkiye ekonomisindeki büyümenin talep itişli tüketim harcamalarına dayandığı bilinmektedir. Ancak son zamanlarda dayanıklı tüketim harcamaları da azalmış ve devre dışı kalmıştır.
Yıllardır bu tehlikeye işaret ederek en büyük riskin AVM’ler için geçerli olacağını yazıyorum. Nitekim plansız yatırımlar sonucu bazı bölgelere yığılma, kapanmaları veya kapanma kararlarını hızlandırmıştır. Kira gelirleri TL olduğu halde dövize endeksli borçlanmaları da nedenlerden biridir. Ayrıca sadece yeme içme katlarının AVM’leri yaşatmaya yetmeyeceği de çok önceden belliydi.
Milli gelir hesabında özel tüketim harcamaları üç kategoriye ayrılır. Dayanıklı mallara dair harcamalar, hizmetlere dair harcamalar, dayanıksız mallara dair harcamalar olmak üzere…
Dayanıklı mallar genellikle kullanım ömrü üç yıldan fazla olan mallardır. Bu mallara yapılan harcamalar oldukça fazla dalgalı seyir izler. İşte bunun için bu kategoride faaliyet gösteren işletmeler daha fazla risk altındadırlar.
Nitekim yabancı sermayenin ülkeden çıkması, yerli sermayenin de yatırımlarını yurt dışına kaydırması çoğunlukla bu kulvarda cereyan etmektedir.
Hizmetler kısmı; seyahat, konaklama, sağlık, sigorta, finansal hizmetleri, telefon ve kamu hizmetlerini kapsar. Dayanıksız mallar, yiyecek ve diğer çabuk bozulabilecek ürünlerle birlikte benzin ve giyimi de kapsar. Tüketicinin en temel ihtiyaçlarıdır ve bu harcamalardan kaçma imkânı yoktur.
Dolayısıyla ekonomide beklenen muhtemel canlanmanın ilk belirtisi, dayanıklı tüketim mallarına yönelen talebin artması olmalıdır. Oysa bugün olduğu gibi ekonominin durgunluğa girdiği dönemlerde konut, otomobil, mobilya, beyaz ve elektronik eşya satışları azalır. Gıda harcamaları ise en az negatif etkilenen kategoridir. Zira yaşamak için yemek lazımdır. Bunun dışında aile bütçesinde kaynak kalsa bile ekonomik istikrarsızlık ve kriz korkusu zor günler için para biriktirmeye yöneltir, harcamaları azaltır.
Kısa dönemde tüketim harcamalarını etkileyen en önemli değişken reel gelirdir.
Herhalde ülkemizde sabit gelirliler için reel gelirin sürekli düştüğünü kabul etmeyecek kimse yoktur.
Peki bu durumda kime satış yapılabilir?
İmkanları sürekli azalan tüketici çoğunluğuna …
Ayrıca yukardaki harcamalar şirketler için de gelir kapısıdır. Tüketicinin daha fazla para harcayacağına inandıklarında, kârı artırma arzusu bu şirketleri üretimi artırmaya yöneltir. Eğer mevcut kapasite yetersiz ise yeni yatırımlarla kapasite artırımı söz konusu olur. Maliyetler, yüksek ölçek ekonomisinin getirdiği üretimdeki miktar artışı sayesinde düşer. Ancak bu aşamadan itibaren tüketici harcamalarını kısarsa işletmelerin birim maliyetleri artar, kârları azalır. Tekrar küçülmek, çalışanların bir kısmını işten çıkarmak, maaşları azaltmak kısa vadede o kadar kolay olmadığı için verimliliği de düşürür ve işletmenin geleceğini tehlikeye sokar.
Önceki krizlerde de bu gelişmeler, benzer şekilde yaşanmıştır.
Peki bu günkü durgunlukta ne olacak?
Yukarda da belirttiğim gibi düşen satışlar o genişlemiş kapasiteyi kârsız bırakabilecektir. İşte plansız yatırımlar dediğim budur. Bunun içinde; yanlış yer seçimi, rekabetin dikkate alınmaması, geleceğin doğru okunamaması, nakit akışının hatalı yönetilmesi ve büyüme heyecanının ateşlediği ihmaller de vardır.
Dolayısıyla iflas ve konkordatoların artmasına, yönetim hataları ile olumsuz ekonomik çevre koşullarının birleşik etkisi neden olmaktadır.
Sonuç olarak; sadece bizde değil çoğu gelişmekte olan ülkelerde faiz oranları ve özel tüketim harcamaları büyümenin lokomotifidir ve bu durumun çok da sağlıklı olduğu söylenemez.
Sıkı para politikası uygulandığı zamanlarda yüksek enflasyon ve yüksek faiz sebebiyle borçlanma maliyeti artar, daha da fenası finansmana erişim zorlaşır.
Sıkı para politikası, değişik gelir gruplarını farklı nedenlerle etkilese de tek sonuç üretir, o da harcamaların azalmasıdır.
Tasarruf imkânı olan bireyler yüksek mevduat gelirleri sonucu harcamalarını kısarken, talebi krediye dayanan bireyler ise yükselen kredi maliyetleri ile harcamalarını kısarlar. Elbette piramidin en üstündeki yüzde 10’luk kaymak tabaka bu tespitin dışındadır. Onlar için her durumda değişen bir şey olmaz.
Ancak bu grup sayısal olarak reel sektöre ilaç olmaya yetmez…










