Bundan bir ay önce savaş başlarken bir hareketlenme oldu. “İğneden ipliğe her şeye zam gelecek” diyen felaket tellalları düğmeye bastı. O günlerde savaşın bahane edildiğini, motorine gelecek 10 liralık artışın, Antalya-İstanbul arası nakliyede yakıt maliyetini kilogram başına 11 kuruş artıracağını belirtmiştim. Eşel mobil sisteminin devreye girmesiyle de, uluslararası enerji fiyat gelişmelerinin enflasyona yansıması sınırlandı. Kaldı ki eşel mobil sistemi devre dışı kalsa ve motorinde 30 lira fiyat artışı baz alınsa bile (henüz o seviyeye ulaşmadı), ürüne yansıması 50 kuruşu geçmez.
- Dolayısıyla uzun vadede savaşın olumsuz etkileri olabilir ama bu acele nedir?
- Savaşın başladığı 28 Şubat 2026 tarihindeki motorin fiyatı 60,35 TL, bir ay sonra 31 Mart 2026 tarihindeki fiyatı 74,87 TL. Yani bütün koparılan fırtına bu artış üzerine. Eğer bizim gibi savaştan dolaylı etkilenen AB ülkelerinde de ürün fiyatlarına yansıma aynı olursa bütün söylediklerimi geri alacağım.
Elbette bu kıyaslamayı da 3 ay sonra yaparız. Hem de euro bazında…
- İşte TCMB blog sayfasında yer alan konuyla ilgili en taze bilgi…
“Brend petrol fiyatında yüzde 10’luk bir artışın tüketici enflasyonunu 12 ay sonunda (hemen değil), doğrudan ve dolaylı etkiler (yani gübre ve etkilediği bütün ürünler dahil) kanalıyla nihai olarak 1 puan artırdığına” işaret ediliyor. Toplam etki ise 24 ay içerisinde yaklaşık 1,2 puan olarak hesaplanıyor.
- Bu kadar da değil, Mart 2026 – Şubat 2027 arasında Brend petrol fiyatının 70 ila 90 ABD doları arasında değiştiği alternatif senaryo da ele alınmış.
“Ortalama Brend petrol fiyatının 70 ABD doları olduğu ve eşel mobil sisteminin olmadığı durumda, ürün fiyatlarına geçişkenlik yıllık enflasyon tahminini 1,9 puan yukarı yönlü etkiler. Eşel mobil uygulanması durumunda ise enflasyondaki doğrudan ve dolaylı artışların 1,3 puan daha düşük, yani bir başka ifadeyle yüzde 0,6 olarak gerçekleşmesini sağlar” deniyor. Bizim gibi enflasyonu yüzde 30’lar seviyesinde yaşayan ülkede iki puanın sözü mü olur?
Elbette beklentileri bozan haklı nedenler de var ama bunların ekseriyetinin savaşla ilgisi olmayıp, piyasa bu beklentileri önceden satın almıştı zaten…
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in gördükleri ile bizim gördüklerimiz arasında fark vardır. Şimşek diyor ki; “Türkiye krizleri fırsata çevirecek, dezenflasyon ve yapısal reformlar önceliğimiz olacak.”
Ben de diyorum ki; hangi dezenflasyon? Dokuz aydır yüzde 31-33’lerde takılı kalan yıllık TÜFE’ye rağmen vitrine konan dezenflasyon mu?
Yapısal reformlarla tanışacağımız günleri ise sabırsızlıkla bekliyoruz…
Gelelim daha önemli sorunlara…
Esas tehdit kur riskinin artmasıdır. Türkiye’nin dış borç stoku 520 milyar dolara ulaşmıştır. Bu borç ödemeleri için dövize ihtiyaç vardır. Yeni olan gelişme, ihracatın gerilemesi ve ithalatın artmasıdır. Bu da dış ticaret açığını, dövize ihtiyacı ve kurları artıracaktır.
Ticari kredi ve mevduat faizlerinin yükseldiğini izliyoruz. TCMB’nin politika faizini yüzde 37’de sabit tuttuktan sonra örtülü artırım yapması da, 22 Nisan’da faiz artırımına gideceğine işarettir.
Kredi risk primi (CDS) 200 baz puana düşmüşken, tekrar 300 baz puanı görmüştür. Bu da borçlanma maliyetini artıracaktır. Yani görüldüğü gibi fiyatları tırmandırırken (!) gerekçe boldur ama henüz yansımalarını görmeden hareketlenmek için erkendir. İtirazımız da bunadır…
Yoksa gıda fiyatları dünyada düşerken bizde artmasına; döviz kuru yatay seyrederken ithal girdi maliyetinden şikâyet edilmesine alışkınız.
Sonuçta; biz savaşa girmesek bile savaşa girenlerden fazla etkilenmiş oluyoruz. Nedeni gayet açıktır, Gıda fiyat denetimleri hem sayıca hem de ceza tutarı olarak yetersizdir. Örneğin Türkiye Gazetesi’nin haberinde; “Bir zincir marketin, sadece bir ay önce kilosunu 40 TL’den aldığı domatesi tam 5 katı fiyata, 199 TL’ye sattığı tespit edildiği için skandalın adresi olan markete 1,8 milyon TL ceza kesildi” deniyor. Şimdi “rekor” olarak duyurulan bu cezanın ne kadar yetersiz kaldığına bakalım…
Market, bir zincirin halkası olduğuna göre olay tek şube ile sınırlı kalamaz. Ayrıca domates perakendecilerin en çok sattığı birinci üründür. Miktarı alt sınırdan 20 ton olarak dikkate alalım. ‘159 TL (kâr) x 20.000 kg = 3.180.000 TL’ hesabıyla; bir seferlik ve tek üründeki bu kazancın yarısı cezaya gidiyor. Böyle bir para cezası fahiş fiyata ilaç olamaz, prim gibi gelir…
Ürünlerin hal çıkış ve market fiyatları herkese açıktır. Yani brüt kâr marjlarını hesaplamak hiç de zor değildir. Bazı reyonlarda rastladığım fahiş fiyatlar tüm zamanların en yüksek kârını sağlıyor. Ve dünya ile farkımızı da açıklamış oluyor. Dolayısıyla tüketicilere şimdi daha fazla sorumluluk düşüyor. Yapacakları şey, aşırı artış gördükleri etiketlerin fotoğrafını çekerek Ticaret Bakanlığı’na iletmektir. Yoksa, vatandaşların temel ihtiyaçlara erişimini zorlaştırarak güven duygusunu zedeleyen bu durumun kapsama alanı giderek genişleyecektir.
Görüleceği üzere dar bir pencereden bakmıyoruz. Yapışkan hale gelen enflasyonu da, içinde barındırdığı fırsatçı enflasyonunu da birbirinden ayırarak inceliyoruz. Yoksa bir ülkede küçük bir azınlık kendi tedbirini alırken, elinde bu imkânı olmayan sabit gelirli çoğunluğun yükü daha da artacaktır.
Reis Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Reis’in Bloomberg HT’ye yaptığı açıklamanın özeti: “Enflasyonla mücadele sadece hükümetin değil, aynı zamanda iş insanının da asli görevidir. Bu ülkede hep birlikte var oluyoruz ve bu ülke de para kazanıyoruz.”
İştebizim söylediğimiz de budur…







