Geleceğe dair en olumsuz şartları göz önünde bulundurup, tedbirleri buna göre almak kötümserlik değil, ayakta kalmanın ilk şartıdır. Hayalleri planlara yansıtmak ise çoğu zaman hüsran demektir. Bu gözle 10 ay önce yaptığım yıl sonuna dair yüzde 37’lik enflasyon tahminim tuttu. Elbette bilinen sebeplerle resmi enflasyon yerine İTO’nun yıllık yüzde 37,68 çıkan İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi’ni dikkate aldım. Şimdi de 2026 yılının ‘daha zor’ geçeceğine inanıyorum. Hal böyleyken, bir kısım yazar 2026’dan çok ümitli olduklarını, hatta uçuşa geçeceğimizi yazarken kalemlerinden bal damlıyor. Elbette moral veriyorlar ama bunun nasıl gerçekleşeceğini anlatmıyorlar…
Örneğin;
- Açlık sınırı altında kalan, yetersiz asgari ücret ile daha da zorlanacak çalışanların ve emeklilerin nasıl iyimser olacağını; yüksek kiralar için hangi tedbirlerin alınacağını,
- Yüksek enflasyonun birinci sebebi olan yapısal sorunların halli için bize ulaşmayan hangi müjdeyi duyduklarını,
- Kurun baskılanması devam ederse, ihracatçımızın fiyat rekabeti sorununu nasıl aşacağını, tersi durumda ise ithal hammadde ve ara malların maliyeti artacağından, bu ikilemden nasıl çıkılacağını açıklamıyorlar.
- Bir ülkeye sıcak para yüksek faiz verilirse veya borsası çok kazandırırsa girer. Buna rağmen içerde faiz düşer ve eksi reel faiz oluşursa, para dövize, altına veya borsaya gider. Kur yükselince de bu enflasyona yansır.
- Reel sektörün 2025 Ekim sonu itibariyle net döviz pozisyon açığı (döviz yükümlülükleri ile döviz varlıkları arasındaki fark) 182,8 milyar dolardır ve artış eğilimi göstermektedir. Bu ihtiyacın da kur riski yarattığı açıktır.
Şirketlerin ayakta kalması için 2025’te yüzde yüze yakın artan iflasların ve konkordatoların nasıl engellenebileceği de bir başka sorundur.
- İsraf bitti mi, tasarruflar devreye girdi mi?
- Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıklamasına göre; Türkiye’nin dış borç stoku 2025 üçüncü çeyrek sonu itibariyle 564,9 milyar dolardır.
Dış borç yükü ise ‘Borç yükü = Borç stoku / GSYH’ hesabıyla ‘564,9 / 1538 = % 36,7’dir. Bu iyimser bir tablodur. Çünkü GSYH, TL’den dolara çevrilirken yıllık ortalama dolar kuru dikkate alınıyor. Oysa borç eldeki dolar veya güncel kurdan bulunacak dolar ile ödeniyor. Dolayısıyla GSYH görece daha yüksek, dış borç yükü de düşük çıkıyor.
- Ekonomi ile yakın ilişkisi olan siyasi ısınmanın sona ereceğine dair bir görüntü var mı? Bu iklim yumuşamadan ekonomide iyileşme beklenebilir mi?
- 2025 yılı içinde bir seçim ihtimali yoktu. Oysa 2026 ikinci yarısında ise muhtemelen önümüzde para politikasını, kamu harcamalarını ve buna bağlı olarak finansal koşulları değiştirebilecek bir seçim süreci ihtimali var.
- Henüz yılın başında; İran, Suriye ve hatta bütün dünyanın dengesini bozan Venezuela olaylarının olumsuz ekonomik sonuçları ihtimal dışı mı?
- Bir gazete, İpsos araştırma raporundan aktararak diyor ki; “2015’te yıl içinde 232 kere, yani haftada 4 kez (doğrusu 232 / 52 = 4,46) market alışverişi yapıyorduk. 2025’te yıl içinde 248 kez marketin yolunu tuttuk. Yani artık haftada 5 kez (doğrusu 248 / 52 = 4,76) markete uğruyoruz.”
Hassas bir çalışma ile ortaya çıkan her sonuç değerlidir ama yorum hatalı olursa beklenen fayda sağlanamaz. Yukarda parantez içinde gösterdiğim basit matematik işlemle, 10 yıl sonra haftada 1 gün fazla alışveriş yapıldığı söylemi çelişiyor. Yarım gün bile artış olmadığı ortadadır. Bu haber kısmı…
10 yıl önce tüketici, sadık olduğu marketin kapısından girip alışverişini bir defada bitiriyordu. Şimdi ise ‘fiyatlandırma kaosu’ nedeniyle en az 3 değişik markete uğramadan eve dönemiyor. Yani 2025 yılında artış değil, dramatik bir düşüş olduğu (en az iki alışverişi tek saymak gerekiyor) görülüyor ve fakat bunun değişeceğine dair de bir işaret bulunmuyor. Tersine gelir eşitsizliği artarken, satınalma gücündeki azalış bas bas bağırıyor…
Sonuç olarak; “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” Görüntüden ibaret olmayan her konu da tartışmaya açıktır ve istişare dışında doğruya ulaşmak mümkün değildir. Örneğin ilk bakışta enflasyon kademeli olarak düşüyor değil mi? Şapkayı havaya atmadan önce TÜFE’de gerileme varken, hangi göstergelerde tersine durum olduğuna da bakmalıyız. Yİ-ÜFE Kasım’da yıllık % 27,23’ten, Aralık’ta % 27.65’e yükselmiş. Bu artan maliyetlerin habercisidir ve bir müddet sonra raf fiyatlarına da yansıyacağını gösteren alarm sistemidir. Çekirdek enflasyon Kasım’da yıllık % 30,27’den, Aralık’ta % 31,08’e yükselmiş. TÜFE düşerken çekirdek enflasyonda artış görülüyorsa bu daha önemli soruna işarettir. Zira küresel gelişmelere bağlı kontrol dışı (enerji, tütün ve alkol gibi) kategoriler hesap dışı bırakıldığından, enflasyonun kalıcılığı hakkında daha doğru fikir verir ve profesyoneller tarafından özel olarak takip edilir. Artık süreklilik arzeden 50’nin altındaki PMI endeksi ve 100’ün altında kalmayı sürdüren TGE’den, tekrara düşmemek için bahsetmiyorum bile…
Peki, hiç mi olumlu bir şey yok? Elbette var ama yetersiz kalıyor…
Örneğin enflasyonla mücadelede kısmen başarı sağlanabilmesi, önümüzdeki aylar için yukarda saydığım riskleri barındırsa da olumlu gelişme sayılabilir.
CDS (kredi risk primi) değerinin son 6 senede 600’lerden 215’e düşmesi, sıkı para politikasının da katkısı ile ekonomide iyileşme olarak yorumlanabilir.
Ancak yeterli değildir. Fikir vermesi açısından; İsviçre ve Almanya’nın 10’un altındaki, Avustralya, İngiltere ve İspanya’nın 20’nin altındaki, ABD ve AB ülkelerinin 50’nin altındaki değerleriyle birlikte görmek daha açıklayıcı olur.
Böyle bir tablo, 2026’da feraha ermemize yeter mi?
Asgari ücret ve yüzde 20 fazlasına kadar ücret alanların toplam çalışanlara oranı yüzde 62,5 iken; emeklilerin toplam nüfusa oranı yüzde 18,5’dir. (DİSK AR)
Reel sektörün mal ve hizmet üreteceği müşteri profili de çoğunlukla budur.
Temenni kıvamında seslendirmek yerine; tane tane yukardaki ‘acaba’lara açıklık getirilse de, bizler de bu sevince memnuniyetle ortak olabilsek…







